Barışa Evet Yetmez & İki Cins


BARIŞA EVET YETMEZ (30 Mart 2013, BirGün, syf. 16)

Kürt hareketine müjde kadim topraklarda şimdilerde moda olan bir mevsimde, baharın ilk gününde, Öcalan’ın mesajıyla geldi. Dileyelim Newroz, Kürtler’in “birgün”ü olsun, yeni gün’ün binlerce yıllık tarihsel anlamı barışla daha da pekişsin. Dileyelim barış sadece dağa bayıra değil, sokağa, mezraya, şehre, akla, emek, dil ve vicdana da gelsin. 

Gel gelelim, barış öyle bir zamanlama ve öylesine bir iradenin ortaklığında belirdi ki, bir çoğumuz mektubun içeriğinde anlam arayışına girdik. Kimimiz bunu yaşanmışlıklar ve vicdan bağlamıyla “işkembe-i kübradan” kimi de bilgi ve deneyimleri çerçevesinde yaptı, yapmaya da devam ediyoruz.

Neden mi? Çünkü daha dün Öcalan’a idam isteyenler, bugün barış uğruna zehir içmeye hazır olduklarını iddia eder oldular. İktidarıyla, yandaş haber kaynaklarıyla Kürtlere dinsizlik vurgusu üzerinden rencide edici ve aşağılayıcı sözler sarf eden, haber yapan, fotoğraf yayınlayanlar ne oldu da ani bir kararla zeytin dalına dönüşüverdiler? Teröristlere kucaklaşıyorlar diyerek BDP’li vekillerin dokunulmazlıklarını kaldırmakla tehdit eden, özel hayatlarını didik didik ederek siyaset yapanlar nasıl oldu da birden bire BDP heyetinin Kandil’e Öcalan’ın mektubunu götürmesi konusunda mutabık kaldılar?

Türkiye’deki tüm muhalif sesleri susturmaya ant içmişçesine, toplumsal vicdanı ve hukukun üstünlüğünü adalet saraylarıyla gölgeleyen, Ortadoğu’da estirilen şiddet içerikli bahar rüzgarlarında en iyi yardımcı “erkek” oyuncu oskarını ziyadesiyle hak eden, Suriye’deki savaşın aleni taraflarından biri olmak konusunda bir saniye bile tereddüt etmeyen bu zehirli sarmaşık nasıl oldu da barışın peyzajlarından biri haline geldi? Toplumsal bellekteki dosyalar hangi ara kim tarafından değiştirildi de; savaş meraklıları barış güvercinine, barış isteyenlerse savaş çığırtkanına dönüştürüldü zihinlerde.

Yıllardır barış hayali kuran, tez canlılıkla “burada yanlış giden bir şeyler olabilir, aman ha” diyerek kaleme sarılan Kürt olmayanları, barış istemiyor diye suçlamak hele de Türkiye ve Ortadoğu’nun içinde bulunduğu koşullarda biraz acımasızlık olmuyor mu? Barış nihayetinde herkesin barışı. Her ne kadar ezilen, aşağılanan, mağdur edilen, köylerinden, topraklarından edilen, işkencelere, faili meçhullere kurban edilen Kürtler bütün bu olumsuzlukların içinden barışı var eden taraf olsa da barışın birden çok yakası olduğunu unutmamak gerekir.

Kürtlerle barışmaya, başkasının adına olsa bile özür dilemeye, anadilde eğitim ve eşit vatandaşlık başta olmak üzere, tüm haklarına kavuşmaları için Kürtlerden sonra en çok kimler can atıyor? AKP mi, resmi devlet ideolojisi mi, meclisteki analı kuzulu muhalefet mi? Yoksa gönlünde, aklında, vicdanında, yazısında, sokağa döktüğü eyleminde, sözlerine konu ettiği türküsünde, filminde ve romanında Kürtlerin yanında olanlar mı en çok barış gelsin istiyor?

Kürt halkı bir süre barışın tadını tek başına çıkartmak istiyor olabilir, hakkıdır. Sürecin aktörlerini kendi seçmek ister, en güzelidir. Zira bu süreçte en fazla mağdur olanlar sessiz sedasız, sorgusuz sualsiz desteklenmeyi, beklemeyi fazlasıyla hakkettiler. Kürtler barışa koşulsuz evet denmesini istemekte haklılar ancak AKP’nin koşul ve olasılıklar konusundaki geçmiş dönemlerdeki tasarrufları ortada. Bu yüzden gelin işin içinde AKP’nin olduğu durumlarda “sesli” düşünenleri kolaycı kesilip barış karşıtı ilan etmeyelim. Hiç birimizin gerçek barışın ne olduğunu bilmediğimiz şu ortamda, hele de AKP’nin toplumsal barış konusunda hatıratımızdaki yeri belliyken tereddütleri bir miktar mazur görelim, Devlet’in barış konusundaki sicilini unutmadan.

İKİ CİNS

Geçen hafta Hollanda’yı ziyaret eden Recep Tayyip Erdoğan Hollanda’yla Türkiye arasında krize dönüşen koruyucu aile meselesi üzerine “Bu cinsel tercih dediğimiz konu önem arz ediyor. Çünkü bir çocuğu teslim ettiğimiz aile genel ahlak kuralları açısından, halkının çoğu Müslüman olan veya İslam kültürü içerisindeki bir yaklaşım olarak söylüyorum; eşcinsel bir aileye bir çocuğun teslim edilmesi bir defa o toplumun kendi genel ahlak kurallarına terstir. Kendi inanç değerlerine terstir” demişti. Oysa aynı Erdoğan 2002’de katıldığı bir televizyon programında eşcinsel hakları ve evliliğiyle ilgili sorulan bir soruya “Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart” demişti. Emine Erdoğan ise Çarşamba günü katıldığı bir toplantıda “Oysa hepimiz biliyoruz ki toplum çok değil sadece iki cinsiyetten oluşuyor. Bunun yanında her insan tek bir annenin tek bir babanın evladı olarak dünyaya geliyor. Onlar tarafından yetiştiriliyor” ifadesini kullanmış. Yani devletin zirvesi duruma göre söylem belirliyor, yarın ne olur bilinmez.

Son yıllarda kadına şiddet haberlerini neredeyse bir tür halkla ilişkiler seferberliğiyle işleyen medya ise LGBTT bireylere ilişkin şiddeti çoğu kez görmezden geliyor. Avcılar’da transların bitmeyen çilesinden bir kaç gazete ve sosyal medya olmasa neredeyse kimsenin haberi olmayacaktı. Medyada eşcinsellere ilişkin haberler içeriği AKP iktidarıyla birlikte Babıali’de güçlenen basının hakarete varan haberlerinin ötesine ne yazık ki geçemiyor. Türkiye İran olmasın fobisine girecek değilim ancak İran’ın İslam Devrimi’ne kadar Türkiye’den daha modern bir ülke olduğu gerçeğini ve ülke şartlarının hızla değiştiğini unutmamak gerekir. İktidarın görmezden gelen ve şartlara göre değişen tavrının aksine bazı gazetelerin tutumuna bakılırsa bu konu özelinde İran olmak bir kısmının ortak fikri sanki. İran eşcinselliği ve aynı cinsiyetler arası birlikteliği idamla cezalandıran dünyadaki yedi ülkeden sadece biri. Ancak, uygulaması İran’da çok daha katı. 1979’daki İslam Devrimi’nden bugüne homoseksüel aktivite suçlamasıyla yüzün üzerinde kişi idam edilirken, 2005’te iki eşcinselin halkın gözleri önünde asılması üzerine konu yeniden tüm dünyanın ilgisini çekti. Ahmedinecad göre ise İran’da eşcinsellik yok. Neyse ki Türkiye’de İslam’ı en ılımlısından yaşıyoruz. İslamofobi nefret suçu, homofobik nefret ise sadece hobi. Arada sırada oğlunu eşcinsel olduğu için silahla kaçırıp döven Albay babalar haberlere konu olsa da LGBT’ler için hayat adeta güllük gülistanlık. Sadece 2012 yılında  kayıtlara geçen LGBT cinayeti sayısı 11. Kaç bireyin şiddet gördüğünü bilmek ise imkansız.

Özetle kurumsal bir cezalandırma mekanizması yok, ancak toplumda çoğu zaman lince varan üstelik de yargıdan haksız tahrik indirimi onaylı açık infazlar var. Bütün bunlar elbette Türkiye’nin iki cinsiyetten ibaret olduğu gerçeğini değiştirmiyor, diğerleri sadece isimsiz kahramanlar, kendi bireysel hikayelerinin.