İktidarın Ölümü



                                     (Naziler On Emir sandığını taşırken....Indiana Jones; Raiders of the Lost Ark filminden)

İktidarın Ölümü

Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasında Gezi sürecinde başlayan polemik “sandık mı demokrasiden, demokrasi mi sandıktan çıkar” tartışmasını yeniden hararetlendirdi. İki lider arasındaki temel fark, Gül'ün daha rasyonel ve akademik bir yanının olması, işin sadece sandıkta bitmeyeceğinin fazlasıyla farkında. Erdoğan ise kendini bir sosyologdan daha sosyolog, en sıkı çevrecilerden bile daha çevreci gören biri. Aldığı fahri doktoralar öylesine çok ki kendini Türkiye’nin en iyi toplum ve siyaset bilimcisi sayması normal. Hatta bu yüzden de usta olduğuna inanıyor olmalı.

Büyük usta için insan faktöründen çok sandığın içinde biriken oy pusulaları önemli. Sandığa oy olarak dönmesi için ağırlıklı olarak kırsal kesimde dağıtılan makarna, bakliyat, kömür yardımları başta olmak üzere, alış veriş çekleri ve benzeri mali yardımlar eksik edilmiyor. Yardım alanların desteğin devletten değil, doğrudan kendisinden geldiğine inanacakları, hayatta kalmanın sadece AKP ve ustalarına vefa borcuyla mümkün olduğunu zannedecekleri bir sistem dizayn etmiş. Haliyle de bu sandığın çivisini usta bizzat kendisi çakmış oluyor. Sandığın kendisi ise on emir sandığından hallice; AKP'ye oy vermek neredeyse kutsal bir yükümlülük. Sandığın cilası da “Cumhuriyet’in yarattığı mağduriyetler” söylemiyle tekrar tekrar bezenmesinden oluşuyor. Hal böyle olunca ustanın sandığı kendi mülkü saymasına ve “sandık esastır” beyanlarına şaşırmamak gerekiyor. Sadece 1980'den sonra bir çok parti tek başına ya da koalisyon ortağı olarak ülke yönetiminde yer aldılar. Her biri Erdoğan tarzı “karizmatik” liderlere sahipti. Şimdiyse bu partilerin uzantıları dışında hiç biri hayatımızda yok. Başbakan dilediği gibi dönüşsün, değişsin, aslolan seçmenin ve sandığın zamanla değiştiği gerçeğidir.

Daha önemlisi dünya giderek baskıcı iktidarlar ve otoriteden arınmış bir anlayışa doğru evriliyor, Gezi de bu değişimin bir göstergesi. Bu değişim sadece Türkiye’ye özgü değil, benzeri tüm muz cumhuriyetlerinde de kendini gösteriyor ve sadece siyasi iktidarlar adına değil, tüm iktidar alanları için geçerli. Başbakanından belediye başkanına, rektöründen bölüm başkanına, sendika başkanından öğrenci liderine artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Dileyen biyolojik evrime inanmayabilir. Ancak kültürel evrim rüzgarları böylesi bir değişime çoktan yelken açtı bile. Değişen insanı ekonomik gereksinmeleri ve inanç dünyası artık kesmiyor. Her gün aynı çatık kaşlı, azarlayıcı ifadeyi görmekten, duymaktan hoşlanmıyor, otoriter birinin ona emirler yağdırmasına üzerine vazife olmayan işlere karışmasına katlanamıyor.

Geçmişte mağdur olan AKP seçmeni şimdinin mağduruyla empati kurmaya başlaması an meselesi. İktidarın çıkarları adına “kurban” olarak kodladığı seçmeni artık tahammül sınırlarında. Hukuk tanımayan uygulamalar, ifade özgürlüğü başta olmak üzere tüm hak ve özgürlüklere gözünü diken otoriter anlayış ise liberalleri de AKP’den uzaklaştırdı. Gezi protestoları sırasında devletin polisi ve eli sopalı yandaşlarınca öldürülen, sakat bırakılan, yaralanan gençlere uygulanan şiddet hikayeleri sandık vicdanında kocaman bir delik açtı. Sandık bir kere delindi, usta istediği kadar yeni çiviler çakma derdinde olsun, hayat başladığı yerde sandıkta bitiyor. Anlayacağınız bir iktidarın ölümüne tanıklık ediyoruz.


Bir aklı evvelin hayali

Kimlerle, neyle ve neyi müzakere ettiğini bir türlü anlamadığım, tek gayesi Türkiye’nin bir muz cumhuriyeti olmadığını yedi cihana ispat etmek olan Egemen Bağış’ın baş müzakereci olduğu,

Melih Gökçek’in yurttaşın oylarıyla, belediye başkanlığı yapmak üzere oturduğu koltukta twitter trollüğünün en üst mertebesine çıktığı,

Telekinezi ve çeşitli komplo teorileriyle kafayı bozmuş, akıl sağlığında endişe edilen, yıllık jöle tüketimiyle ozon için büyük tehdit olan Yiğit Bulut’un Başbakan danışmanı yapıldığı,

Bakanlık koltuğunu bıraktığı günden bu yana sosyal medya üzerinden AKP eleştirilerine başlayan Ertuğrul Günay’ın tazminat beklercesine partisinden bir türlü istifa etmediği,

Bir başbakanın gözümüzün içine bakarak gerçekleri saptırdığı, toplumsal barışı değil, kutuplaşmayı arzuladığı,

Eli sopalı ve palalıların kolluk güçlerinin şiddetine asist yaptığı, ölümlere yol açtığı, ellerini kollarını sallayarak özgür kaldığı,

Medyanın gerçekleri göstermek yerine iktidar borazanlığı yaptığı, kamuoyunu bilgilendirmek adına objektif habercilik yapanların sindirildiği, işlerinden kovulduğu,

Gazeteci diye geçinenlerin utanç verici, sahte röportajlarına insanlar yetmezmiş gibi bir de gazdan bitap düşmüş ağaçları da alet ettiği,

Ve Taksim Dayanışması’nın Gezi’nin ardındaki “suç örgütü” olarak nitelendirildiği bir dünya gerçek olamaz. Ortada gerçek dışı, fevkalade hastalıklı bir hayal dünyası var.

Peki bütün bunlar kimin hayali, hangi aklı evvelin, hangi kötünün masal dünyasını yaşıyoruz?