Velev Ki Kadın



Erdoğan’ın Gezi’ye karşı icat ettiği sihirli panzehrin bileşenleri; içki (cami içinde), başörtüsü, faiz lobisi. Bu aslında siyasette hemen her zaman işe yarayan ve nesilden nesile  aktarılan bir tür “kocakarı” ilacı. Formülün bileşenlerinin her biri hassas noktalara dokunan, özenle seçilmiş içeriklerden oluşuyor. Ancak içlerinden bir tanesi var ki, toplumsal bir açmazı beslemenin ötesinde, oldukça kişisel, çok daha mahrem bir yere denk geliyor, o da başörtüsü.

Geçtiğimiz haftadan bu yana en fazla konuşulan konuların başında Gezi eylemleri sırasında Kabataş’ta başörtülü olduğu için bir kadının saldırıya uğraması geliyor. Evet, başörtüsü Türkiye’nin yıllardır tartıştığı önemli, toplumsal bir mesele. Ancak konu birey özelindeyse,  bir kadın başörtüsü taktığı için taciz ediliyor ve şiddete uğruyorsa olayın özünden soyutlanıp siyasi amaçlarla toplumsallaştırılması anlaşılır gibi değil. Kabataş’taki olayı sürekli olarak gündeme getirmek, saldırıya uğrayan kişinin duygularını, kendinden söz edilen her konuşma sırasında neler hissedebileceğini yok saymak, söz konusu kişiyi seçim yatırımının parçası olarak kullanmak Kabataş’ta bu saldırıyı gerçekleştirenlere suç ortaklığı yapmak değil midir?

Diyelim ki başbakan iyi niyetli, kadına şiddet konusunda berbat bir karneye sahip olan Türkiye gerçeğiyle tek tek ilgilenme kararı aldı. Biliyor mu ki; sadece Haziran ayında erkekler 15 kadın öldürdü, 16 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti, 19 kadını yaraladı, 18 kadına cinsel tacizde bulundu. Diyelim ki  ilginiz sadece Gezi’yle sınırlı; Kabataş’ta göstericilerin tacizine uğrayan başörtülü kadın gibi devletin polisi tarafından tacize uğrayan “öteki” kadınları da dert ediniyor musunuz sayın Başbakan?

Kadını başörtüsüyle tamamlanan bir varlık, başörtüsü de o varlığın en hayati organı olarak göstermek egemen erkeklere ilişkin yüzlerce yıllık bir sorun. Kadın başörtüsüyle olan içsel ilişkisini kendi kurup tanımlamadığı sürece bu konuda tam anlamıyla bir özgürlükten söz edilemez. Her konuşmasında Kabataş’taki olaya değinen, başörtüsü vurgusu yapan Erdoğan, CHP’nin Kemalist reflekslerle tekrarladığı türbanın siyasi bir sembol olduğu argümanını destekliyor. Hal böyle olunca Erdoğan aslında başörtüsüne inanç özgürlüğü çerçevesinde bakan tabanına ihanet ediyor. Dikkat edin, hemen her gün meseleye ilişkin yaptığı konuşmalarda başörtüsü takanlardan çok onların sevgilileri, eşlerine ve babalarına hitap ediyor gibi.

Başörtüsünün özgürlüğünü savunan muhafazakar kadın yazarlar bu mesele özelinde bile başbakanı eleştiremiyor, başörtüsü özgürlüğünü siyaseten kullanan bir “erkek”ten medet ummaya devam ediyorlar. Neyse ki Kabataş’taki tacizi protesto etmek adına Kadına Şiddete Karşı Müslümanlar’ın çağrısıyla Gümüşsuyu’ndan Kabataş’a yürüyen kalabalığa feminist ve sosyalist kadınlar da destek vermişti. Geçtiğimiz hafta ise meselenin bir kadın meselesi olduğunun altını çizen bir imza kampanyası başlatıldı. Başörtüsüz kadınlar, başörtülü kadınların kamu hizmetlerinde görev alma, başta milletvekilliği olmak üzere merkezi ve yerel yönetimlere seçilme haklarının önündeki her türlü yasal ve yasal olmayan engelin ortadan kaldırılmasını “Erteleme Değil, Çözüm İstiyoruz” sloganıyla talep ediyorlar.

Erdoğan gerçekte ne tacizi önemsiyor ne de başörtüsünün özgürlüğü peşinde. Amacı laikler ve dindarlar arasında süregelen sorunun gündemde kalmasını sağlayarak kendi iktidar alanını bu ve benzeri uyuşmazlık zeminleri üzerinde inşa etmek. Önümüz seçim dönemi, işte bu yüzden bozuk plak başörtüsü, cami, içki, faiz ve daha nicelerini çokça çalmaya devam edecek.