Bir İktidar Aygıtı Olarak Müzik (Kasım 2013, Redaksiyon Dergisi)

Siz müziğin muhalif kolundasınız. Müziğin muhalif damarının Türkiye’deki seyrine, hem de rock müziğe dair konuşalım mı? 12 Eylül’ün ardından neler oldu?

12 Eylül darbesinin ardından yeni albümler ortaya çıktı. Bunların büyük bir kısmı darbe öncesinde bestelenmiş şarkılardı. İlk aklıma gelenler Ahmet Kaya, Yeni Türkü ve Ezginin Günlüğü…

Örneğin; Ahmet Kaya’nın 80’lerin il çeyreğinde yayınladığı ilk albüm önce toplatılır sonra da yasağı kalkar. Bu sözünü ettiğim grup ve sanatçılar sanki bir barajın kapakları açılmışçasına albüm yayınlarlar. Sanıyorum Özal’ın iktidara gelmesiyle birlikte yasaklar yerini “bir miktar” özgürleşme bırakıyordu. Bırakalım yapamadıkları devrimi şarkılarda, türkülerde yaşatsınlar mı dediler bilemiyorum...

1980 öncesi apolitik olan sanatçılar ise darbe sonrasında da bildiklerinden şaşmamaya devam etti. 1986’da Bulutsuzluk Özlemi’nin ilk albümünü yayınladı. İçinde Anadolu ezgileri barındıran ve muhalif bir ekseni olmayan Barış Manço, Erkin Koray gibi isimlerden farklı bir içerik ortaya koymuştu Bulutsuzluk Özlemi ilk albümüyle.

Dahası ironi yapmadan net olarak içinde “Acil Demokrasi; Fikir suçları, İdam cezası, 141-142,  gibi sözler barındıran Uçtu Uçtu albümünü yapmışlardı. Albümün kapağın ise makaslanan bir penis vardı. O dönem için son derece aykırı ve muhalif bir işti yaptıkları.

Bugüne doğru gelirsek? 90’lar ve 2000’lerin başında rock müzikte durum nasıldı? Muhalif müziğin durumu neydi?

Yakın zamana ve ürettiklerine bakarsak Mor ve Ötesi akla gelen ilk gruplardan biri. 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında rock müzikte; Şebnem Ferah, Athena, Teoman, Duman gibi isimler var. Bu isimler o günlerde de, şimdikine benzer tarzda ve duruşta müzik yapıyorlardı. Pek fazla suya sabuna dokunmadılar. Haluk Levent kimi zaman çevreci oldu, kimi zaman politik çıkışları oldu ancak yine de sanıyorum daha çok kendisiyle meşgul oldu, ya da şartları öyle gerektirdi.

Mor ve Ötesi bunların yanında farklı bir dertle, farklı sözlerle çıktı. 2004’de ”Dünya Yalan Söylüyor“ albümü de bu farklılığıyla yaklaşık iki yüz bin sattı. Türkiye’de ilk defa içinde muhalif sözler ve duruş barındıran bir rock müzik albümü popüler oluyordu.  Bu önemli bir kırılma noktasıdır.

Sizin müzikteki seyriniz nasıl başladı?

Biz 2000 yılında şarkı yapıyorduk öncelikli amacımız bir albüm yapabilmekti. Ve bunun için plak şirketleri gezmeye başladık.  Çok fazla plak şirketi, aranjör ziyaretimiz oldu. Bu süreçte onlarca şarkı yaptık. Tam beş yıl sürdü. 2005’de nihayet bir şirket bulduğumuzda, rock müzik dünyasının da oldukça dışındaydık, bu süreçte kendi içimize kapanmıştık. Başarılı satış grafiği yakalayan albümlerin, bir biçimde iyi ve olumlu ittifaklar sayesinde tutulduğunu çok zaman sonra anladık. İçine kapalı, sosyal olmayan bir müzik grubunun çok fazla şansı yoktu.

Sizin böyle ittifaklarınız yok muydu?

Bizim böyle ittifaklarımız olmadığı gibi, ilk yılarda yaptığımız şarkılar ve müzik, verdiğimiz röportajlar tamamıyla yanlışlar üzerine kuruluydu. Hiç tanımadığımız bir dünyanın içine düşmüştük, bu dünyanın köşelerini kim tutar bilmiyorduk. Piyasaya dönük bir üretimimiz de yoktu. “Mutlu Olmak İçin” şarkısıyla çıkmıştık, şarkı çok da tutulmuştu ancak ilk albümle birlikte pek fazla konser yapamadık.

İlk iş olarak plak şirketimizden ayrıldık. Yıllarca küçük bir fabrika gibi içimize kapanıp, birileri beğensin diye demolar yapmıştık. Beğenilsin ve albüm yapılabilsin diye üretilen şarkılar albüm içinde bir bütünlük sağlamıyordu. Tam olarak biz de değildi, içinde etkilendiğimiz herkesten bir şeyler vardı albümün.

Stüdyoya kapandık, olan tüm paramızla mutfağı yiyecek içecekle doldurduk, tüm kış uğraştık ve 2006 yılında bence kendimizi bulduğumuz albümü yayınladık. “Kirli Suyunda Parıltılar”. Pasaj Müzik, durduğu yer açısından daha doğru bir tercihti.

Albümün çıktığı zamanlar, AKP’nin baskısının göz kırptığı yıllardı. Amerika Orta Doğu’yu dümdüz etmiş, bizimkilerle Büyük Orta Doğu Projesi üzerine çalışıyorlardı. Biz de bu duruma karşı “Hala Aşk Var Mı?” şarkısını yaptık. Dilimiz ironiden arınıp daha net şeyler söylüyordu. Ama bu alışkanlığımızı sürdürdüğümüz “Prensesin Uykusuyum” ve “Falan Filan” gibi içinde fırsat eşitsizliği ve özgürlükler üzerine kafa yorulan şarkılar da vardı elbette.

Basınla ve diğer gruplarla aramız halen iyi değildi fakat dinleyicimiz bizi giderek daha iyi anlıyordu. İlk albümde görünür olan “snob” halimizin gerçek olmadığına ikna ediyorduk dinleyicileri.

Ardından askere gittik ve döndüğümüzde 21’i yaptık. 74 dakikalık, konsept albüm. Askerden sonra halimizi anlatıyordu, Doğan şarkıların bir bölümünü oradaki psikolojisiyle yazmıştı. İçinde dönem Türkiye’sine ilişkin, çocukluğumuza, olan bitene, Hrant Dink’e ilişkin şarkılar da vardı.

AKP’nin üçüncü iktidar dönemine girmesiyle birlikte belirgin bir değişim oldu. Başta KCK, gazeteciler derken hemen tüm muhalif kesimler giderek baskılanıyor, susturulmaya çalışıyordu. Bir kaç yıl önce hortlayan arabesk rock da giderek hâkimiyet alanını arttırıyordu. Bir başka deyişle ana akım rock müzik iktidarın tüm baskılarına karşın aklını aşk, meşk, acı ve yalnızlıkla bozmuştu. Giderek iktidarın kontrolüne geçen radyo ve televizyonlar da haliyle bu arkadaşlara kapılarını ardına kadar açmıştı. Satıyor, konser yapıyorlardı. Geçmişte bizimle aynı kültürü, benzer politik görüşleri paylaşan arkadaşlarımız da bu ticari etkiyle arabeske yöneldiler.  Biz ise susmak yerine destek olmayı, konuşmayı tercih ettik. Ticari anlamda bize zararı oldu, ama umursamadık, halen de umursamıyoruz.

Sadece biz değil Mor ve Ötesi de arabeske yönelmedi, bir kaç grup kimliğini korumayı başardı. Diğerleri bu ticari girdaba kendilerini bıraktılar. Oysa rock müzik doğasının gereğini yapmayı başarabilse durum bambaşka olacaktı.

Arabesk’in eski ruhu halen yaşamıyor mu sizce? İçindeki politik söylem, sınıfsal duruş etkisini yitirmiş durumda değil mi?

Arabesk müzik, içinde isyan, politik söylem barındıran eski ruhunu kaybedeli çok oluyor... Artık sadece acı çeken bir adamı ya da kadını, sadece aşk acısını işliyor ve bu para kazandırıyor. Böyle şarkıları televizyonlar da gösteriyor, radyolar da çalıyor. Bu tam AKP’nin istediği şey, isyan etme değil; unutma, sineye çekme halini bu şarkılarla da kazanıyor insanlar.

Durum AKP’nin hedefleri ile oldukça uyumlu. Kral TV’nin başında Gezegen Mehmet var. Başbakan da bu kişinin programına konuk olabiliyor, Egemen Bağış da… AKP ile birlikte tüm kanallar buna benzer bir hal aldı. Daha alternatif müziklere yer veren Powertürk bile arabesk rock içerikli müziklere yöneldi. Sadece onları gösterir oldu. İktidarın bütün aygıtları arabeske prim vererek bu sektörü büyütüyor. Müzikte modern arabesk, televizyonlar ise içi boş, uzun dizilerle bezeli, gazetelerin ne hale geldiğiyse ortada.

Müzik kanallarının buna yönelmesi politik bir kurgu mu, yoksa piyasanın yönlendirmesi mi? Çünkü rock müzik dinleyen biri, bunu televizyondan değil de mp3 çalarına indirip oradan dinliyor, internetten ulaşıyor…

Doğru; ama şunu atlamayalım: Kral TV başta olmak üzere birçok radyo ve müzik televizyonu, Gezi direnişine destek veren sanatçıları kınayan bir yazı yayınladı. Çünkü kanallar AKP’yi, rahatsız edecek bir yayında bulunmak istenmiyorlar, aksine iktidarın sansür mekanizması gibi çalışıp, sadece mevcut duruma ilişkin içeriklere yer veriyorlar. Müzik listelerine bakın, kanalları gezin; karşınıza hep Emre Aydın, Serdar Ortaç, Kolpa, Zakkum, Seksendört ve türevleri çıkar. Hepsi birbirinin kopyası gibidir.

Kral TV Müzik Ödülleri’ne bakalım örneğin; ödülün verildiği yıl albüm yapmamış bir gruba “En İyi Grup” ödülü vermeye kalktılar. Yine benzer bir durum; bazı plak şirketleri iktidara yakın durmayı tercih ediyor. Çünkü en güçlü ve iktidara en yakın kanal, şirket, müziğin trendini belirleme gücüne sahip oluyor. Bu gibi süreçlerde politik, merkezden kurgulanmış bir uygulama olduğunu düşünmüyorum. Sadece her köşe başına iktidarın küçük aygıtları yerleştirilmiş durumda, haliyle baskın içeriği onlar belirliyorlar.

Peki, Gezi direnişinin bu duruma bir etkisi oldu mu? Peş peşe basılan kitaplar, çoğunlukla amatör kayıtlar olsa da yapılan şarkılar, çekilen klipler ortada.

Gezi direnişiyle başlayan süreçte bir toparlanma görsek de, maalesef, yeterli değil. Artık sahneye çıkan gruplar hayata karşı, mevcut duruma karşı fikirleri olduğunu söylemekten çekinmiyorlar, burası şahane. Ama bunu ne ölçüde sürdürürler bilemiyorum.

Öte yandan Gezi direnişinin hemen ardından çıkan ürünlerin bazıları ne yazık ki ticari ürünler. Gezi’nin ardından, direnişten beslenerek ortaya çıkacak ürünleri henüz göremedik. Çünkü şimdi görünenler ya alelacele yapılmış ya da daha önce yapılıp bugüne uyarlanmış şeyler. Gezi sürecinin kendini nitelikli ürünlerde göstermesine daha vakit var. Bence asıl kıyamet de o zaman kopacak.

Bu direniş rock müzikte yeni bir damar açabilir mi?

Şu an için açmaz, keşke açsa. Ama gelecekte açabilme ihtimali var; yeter ki aynı arabesk şarkıları yapmayı bir kenara bıraksınlar.


Bu arada arabeskin özgün haline hiç itirazım yok. Benim itirazım ticari amaçlar için kullanılmasında. Özünde sınıf ve var olma mücadelesi, etnik ayrımcılığa itiraz barındırmayan işler. Yani kentli ve cebi para görmüş rockstarın sahte, yalnız ve acılı öyküsüne değinen içeriklere.

Popüler Yayınlar