Barışa Evet Yetmez

Yin Yang yazısına gelen eleştiriler üzerine; 
BirGün'e yazdığım ilk yazı (Nisan 2013)

Kürt hareketine müjde, kadim topraklarda şimdilerde moda olan bir mevsimde, baharın ilk gününde, Öcalan’ın mesajıyla geldi. Dileyelim Newroz, Kürtler’in “birgün”ü olsun, yeni gün’ün binlerce yıllık tarihsel anlamı barışla daha da pekişsin. Dileyelim barış sadece dağa bayıra değil, sokağa, mezraya, şehre, akla, emek, dil ve vicdana da gelsin. 

Gel gelelim, barış öyle bir zamanlama ve öylesine bir iradenin ortaklığında belirdi ki, bir çoğumuz mektubun içeriğinde anlam arayışına girdik. Kimimiz bunu yaşanmışlıklar ve vicdan bağlamıyla “işkembe-i kübradan” kimi de bilgi ve deneyimleri çerçevesinde yaptı, yapmaya da devam ediyoruz.

Neden mi? Çünkü daha dün Öcalan’a idam isteyenler, bugün barış uğruna zehir içmeye hazır olduklarını iddia eder oldular. İktidarıyla, yandaş haber kaynaklarıyla, Kürtlere dinsizlik vurgusu üzerinden rencide edici ve aşağılayıcı sözler sarf eden, haber yapan, fotoğraf yayınlayanlar ne oldu da ani bir kararla zeytin dalına dönüşüverdiler? Teröristlere kucaklaşıyorlar diyerek BDP’li vekillerin dokunulmazlıklarını kaldırmakla tehdit eden, özel hayatlarını didik didik ederek siyaset yapanlar nasıl oldu da birden bire BDP heyetinin Kandil’e Öcalan’ın mektubunu götürmesi konusunda mutabık kaldılar?

Türkiye’deki tüm muhalif sesleri susturmaya ant içmişçesine, toplumsal vicdanı ve hukukun üstünlüğünü adalet saraylarıyla gölgeleyen, Ortadoğu’da estirilen şiddet içerikli bahar rüzgarlarında en iyi yardımcı “erkek” oyuncu oskarını ziyadesiyle hakeden, Suriye’deki savaşın aleni taraflarından biri olmak konusunda bir saniye bile tereddüt etmeyen bu zehirli sarmaşık nasıl oldu da barışın peyzajlarından biri haline geldi? Toplumsal bellekteki dosyalar hangi ara kim tarafından değiştirildi de; savaş meraklıları barış güvercinine, barış isteyenlerse savaş çığırtkanına dönüştürüldü zihinlerde.

Yıllardır barış hayali kuran, tez canlılıkla “burada yanlış giden bir şeyler olabilir, aman ha” diyerek kaleme sarılan Kürt olmayanları, barış istemiyor diye suçlamak hele de Türkiye ve Ortadoğu’nun içinde bulunduğu koşullarda biraz acımasızlık olmuyor mu? Barış nihayetinde herkesin barışı. Her ne kadar ezilen, aşağılanan, mağdur edilen, köylerinden, topraklarından edilen, işkencelere, faili meçhullere kurban edilen Kürtler bütün bu olumsuzlukların içinden barışı var eden taraf olsa da barışın birden çok yakası olduğunu unutmamak gerekir.

Kürtlerle barışmaya, başkasının adına olsa bile özür dilemeye, anadilde eğitim ve eşit vatandaşlık başta olmak üzere, tüm haklarına kavuşmaları için Kürtlerden sonra en çok kimler can atıyor? AKP mi, resmi devlet ideolojisi mi, meclisteki analı kuzulu muhalefet mi? Yoksa gönlünde, aklında, vicdanında, yazısında, sokağa döktüğü eyleminde, sözlerine konu ettiği türküsünde, filminde ve romanında Kürtlerin yanında olanlar mı en çok barış gelsin istiyor?

Kürt halkı bir süre barışın tadını tek başına çıkartmak istiyor olabilir, hakkıdır. Sürecin aktörlerini kendi seçmek ister, en güzelidir. Zira bu süreçte en fazla mağdur olanlar sessiz sedasız, sorgusuz sualsiz desteklenmeyi, beklemeyi fazlasıyla hakkettiler. Kürtler barışa koşulsuz evet denmesini istemekte haklılar ancak AKP’nin koşul ve olasılıklar konusundaki geçmiş dönemlerdeki tasarrufları ortada. Bu yüzden gelin işin içinde AKP’nin olduğu durumlarda “sesli” düşünenleri kolaycı kesilip barış karşıtı ilan etmeyelim. Hiç birimizin gerçek barışın ne olduğunu bilmediğimiz şu ortamda, hele de AKP’nin toplumsal barış konusunda hatıratımızdaki yeri belliyken tereddütleri bir miktar maruz görelim, devlet’in gerçek barış isteyecek bir kurum olmadığı gerçeğini unutmadan.

Popüler Yayınlar