Heykel



Malzemesinin ne olduğunun önemi yok, ister masif bir taş kütlesinden yontulsun, ister som altından dökülsün, ister fiberglastan yapılsın, bir heykeli değerli kılan sanatsal anlamı, söylemi ve tarihsel arka planında barındırdıklarıdır.

Yaratıcısının elinden çıkan bir heykel, eğer seri üretilmiş bir oyuncak ya da biblo değilse, varoluş nedeni, içerdiği anlam ve estetik açıdan beğenilmeye, eleştirilmeye ve tartışmaya açılmış olur.

Türkiye’de heykelle kurulan abartılı ilişki nerdeyse her seferinde meydan okuma yarışına dönüşmüştür.  Hele de söz konusu olan politik bir figür ise -ki ülkemizde heykel neredeyse sadece iktidarı temsilen dikilir. Yakın geçmişimiz heykelle kurulan aşk-nefret ilişkisine dayanan türlü örnekle doludur.

Avrupa’ya giden ilk padişah Abdülaziz, iktidar ve heykel bağlantısını görüp de kendi heykelini yaptıran ilk Osmanlı sultanıdır. Fakat iktidarının sınırlarına pek o kadar da güvenemiyor olacak ki, halkın tepkisinden çekinerek, bir meydanda sergilemek yerine beylerbeyi sarayının içine yerleştirdiği kendi heykelini kendisi seyrediyor. Saltanatı da zaten, bilindiği üzere, fazla sürmüyor.


Aslında 1800’ler Avrupa başkentlerinde iktidar, zafer, onur ve benzeri nedenlerden ötürü heykellerin yükseldiği bir dönemdir. Örneğin İngilizler Fransızlar’a karşı kazandığı Trafalgar zaferini hatırlatmak amacıyla Londra’nın önemli meydanlarından birine diktikleri anıtta savaşın kahramanlarından Nelson’a yer verilmiştir. Nelson, geminin pruvasına çıkarak, “size ölmeyi emrediyorum” sözleriyle motive ettiği ordusuyla, Napolyon’a karşı tarihi bir zaferin kazanılmasını sağlamış ancak savaş sırasında hayatını kaybetmiştir. Amiral Nelson, Osmanlı İmparatorluğu’nun “Osmanlı Nişanı” verdiği ilk yabancı komutandır aynı zamanda.


Kurtuluş Savaşı sonrasında Modern Türkiye’de Avrupa’daki anıt ve bulvar seferberliğinin bir parçası olmaya başlar. İlk Atatürk anıtı ise 23 Ağustos 1926’da Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel’e Sarayburnu, İstanbul’da yaptırıldı. 15.000 TL’ye mal olan bronz heykelin siparişini veren ise dönemin İstanbul belediye başkanıdır. Krippel 1938’e kadar içlerinde Samsun Atatürk Anıtı’nın da yer aldığı, Konya, Ankara ve Afyon’da beş önemli anıta daha imza atar.


Atatürk anıt ve heykelleri zamanla büst, biblo, rozet, resim gibi tespihlerle hemen her türlü mecrada yer bulur. Mustafa Kemal’e uzaktan yakından benzemeyen, oranı, orantısı ile son derece çirkin Atatürk büstleri ve benzeri temsilî nesne, karşısında marşlar ve antlar okunan, önüne çelenkler bırakılan kutsal alanlara büründürülür. Beceriksiz ustaların elinden çıkma, körün gözüne dahi görünme seferberliğiyle, toplum nezdinde dokunulmazlık kazanan büstler Kemalizm’in pekiştirilerek yaygınlaştırılması için araçsallaştırılır. 


Hatırlayacaksınız, 2009 yılında Malatya’da bir inek Atatürk büstünü yıkmış bu nedenle Milli Eğitim Bakanlığı büstün yıkıldığı okula müfettiş göndermiş, Gülsüm adlı inek bir başka köye sürgün edilmişti. Gülsüm inek vakasının ardındaki yasal dayanak ise 1951 tarihli 5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanundu. Bu kanuna göre “Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir, bu suça azmettirenler asli fail gibi yargılanır." Yani bir Atatürk büstüne yapılan saldırı doğrudan Türk milletine yapılmış bir saldırı olarak değerlendirilmektedir.


Sivil heykellere gelirsek, gündem işgal eden başka bir eser ise Kars Belediyesi eski başkanı Naif Alibeyoğlu’nun Mehmet Aksoy'un yaptırdığı "İnsanlık Anıtı" oldu. Hatırlanacağı üzere Erdoğan heykele “ucube” diyerek heykelin yerinden kaldırılmasını emretmişti. Ermenistan ve Türkiye arasında barış köprüsü kurmayı hedefleyen anıtın kaldırılma gerekçesi Hasan Harakani türbesinin yanı başında yükseliyor olmasıydı. Oysa, Erdoğan’ın gerçek gerekçesinin bu olmadığı 1335 yılında inşa edilen Halime Hatun Kümbeti’nin hemen kıyısına TOKİ tarafından inşa edilen kız yurdu hadisesi ile ortaya çıkmış oldu.



Doğrusunu isterseniz benim estetik ölçütlerime göre de “İnsanlık Anıtı” çirkin bir heykeldi ancak ucube denilerek yerinden edilmesi tam olarak da plastik bir niyet barındırmıyordu. Heykelin bir siyasi erk tarafından keyfe keder bir şekilde kaldırılması aklı selim sahibi herkesin tepkisini çekmişti.

Bir diğer örnek ise 2011 yılında Elazığ’da, AKP’li Belediye tarafından yıkılan, üretici köylülüğün simgesi, halkın bağrına bastığı kültürel bir anıt olan Çayda Çıra Anıtı. 1984 yılından bu yana Elazığ’da yükselen anıtın kaldırılmasının sebebi iktidarın Alevilere olan tahammülsüzlüğüydü. 


Sait Faik’in,

Çıplak heykeller yapmalıyım,
Çırılçıplak heykeller
Nefis rüyalarınız için
Ey önünden geçen
ak sakallı kasketli,
Yırtık mintanından adeleleri gözüken
Dilenci
Sana önce
Şiirlerin tadını
Kitaplardan tattırmalıyım
Resimlerden duyurmalıyım,
resimlerden...

dizeleri ise heykelin bir başka işlevine ilişkindi. Heykel sadece iktidar ve gücün değil aynı zamanda estetiğin ve aykırılığıyla Batı aydınlanmasının da bir temsiliydi. 1924 yılında Şehremini Asaf Bey tarafından Avrupa’dan getirilen “Su Perileri” önce Kızılay’a, 1930’larda Gençlik Parkı önüne, 1950’lerde Hacettepe Parkı'na taşındı daha sonra da birden yokoldu. 1960’larda heykel belediyenin depolarının birinde bulundu ve Tandoğan meydanına yaptırılan havuzun ortasına dikildi. 1992’de Ankaray inşaatı sırasında yerinden kaldırılan anıt, üç parçaya bölünüp söküldü ve yeniden depoya kaldırıldı. Daha sonra Periler belediyenin açık hava depolarından birinde çürümeye terk edilmiş, çıplaklıkları görünmesin diye de muşambayla örtülmüş olarak bulundu.


Melih Gökçek ise bir insanın heykelle kuracağı ilişkiye "Böyle sanatın içine tükürürüm" diyerek yeni bir soluk kazandırdı. Mehmet Aksoy'un 'Periler Ülkesinde' adlı eseri Gökçek’e göre orgazmı anlatıyordu. Gökçek kimse orgazmı hatırlamasın diye kendini heykelin önüne atarak heykeli söktürdü.


Burada sözünü ettiklerim Türkiye’nin heykelle olan sorunlu ilişkisine dair öne çıkan bir kaç örnek. Ancak geçtiğimiz günlerde TSK eli biraz daha yükseltti ve Mahsum Korkmaz anıtına operasyon düzenledi. Saldırı başarılı olmakla kalmadı, askerler yerle bir ettikleri Mahsum Korkmaz heykelinin başını ayaklar altına alarak vandallığın ülkenin önemli değerlerinden biri olduğunu bir kez daha gösterdiler.

Fakat Heykel operasyonu sadece heykelin kırılmasına değil, biri sivil iki askerin hayatını kaybetmesine de neden oldu. Biri Lice’de anıtın sökülmesini protesto edenlere TSK’nın açtığı ateş sonucu ölen bir yurttaş, bir diğeri PKK’nin Lice sonrasında yaptığı misillemede ölen genç bir teğmen ve de görevden dönüp, doldur-boşalt yaparken kazara kendini vurarak yaşamını yitiren bir uzman çavuş.

TSK’nın Mahsum Korkmaz anıtına saldırması bölgede Atatürk büstlerinin yıkılarak ayaklar altına alınmasıyla karşılık buldu. Bölgede halen yer yer sıcak çatışmalar yaşanıyor. HPG’nin iddiasına göre misillemeler sonucunda 12 asker hayatını kaybetti. TSK ise çatışmaları doğrularken herhangi bir ölüm ya da yaralanma olduğu bilgisini henüz doğrulamadı.


Peki, sırrını kimsenin bilmediği  bu heykel hangi dinamikler sonucu ortaya çıktı?
PKK “Bu süreçte böyle bir kararımız yoktu, heykel nereden çıktı bilmiyoruz” anlamına gelen bir açıklama yaptı. PKK adına açıklama yapan Sabri Ok "Mahsum Korkmaz yoldaşımızın heykeli ya da büstü orada nasıl yapıldı, kimin kararıyla yapıldı gerçekten bilmiyoruz. Bu hareketimizin bir kararı değildi. Böyle bir süreçte hareketimizin şehitler mezarlığında Egid yoldaşın böyle bir anıtının dikilmesi yönünde bir kararı olmadı. Tabii ki gün gelecek Egitlerin, Mazlumların, Kemallerin, Hayrilerin anıtları büstleri anıları yaşatılacak ve Kürt halkı da bunları görecektir. Ama bu gün böyle bir süreçte böyle bir kararımız yoktu. Bunu kim yaptı bilmiyoruz." dedi. "Biz de Türklerin, diğer halkların, inançların tarihten gelme değerlerine tabii ki saygılı olmak durumundayız" diyen Sabri Ok, barış sürecinde olunan şu günlerde, 30 binden fazla kayıp veren Türk tarafına bir tür gövde gösterisi yapmanın sırası olmadığın altını çiziyor olsa gerek.


Heykellerden, Kürtlüğü aşağılayan, Türklüğü yücelten ifadelerin yer verildiği dağlara yazılan sloganlardan, devletin baskıcı statükocu türlü uygulamasından en fazla çekmiş bir halkın, Mahsum Korkmaz’ı silahlı olarak heykelleştirirken militarizmi, kanı ve şiddeti hatırlattığı gerçeğini görmezden gelerek, “gerilla elbette silahlı olur” ya da “barışın silahlı mücadelenin bir sonucu olduğu” şeklindeki açıklamalar, HDP ve Öcalan tarafından masa başında yürütülen müzakere sürecini, silahların sustuğu ateşkes günlerinde dile getirilmemesi gereken ifadeler. Söz söylemek yerine yutkunacaksak tek tarafı yutkunmayalım...

Gelelim heykel bilmecesine; heykelin kim tarafından sipariş edildiği bilinmiyor. Ertuğrul Kürkçü’yle yaptığım telefon konuşmasında Kürkçü hiç bir fikirlerinin olmadığını söyledi. Yine Cumhurbaşkanlığı süreciyle öne çıkan Demirtaş’tan ise konuya ilişkin hiç bir açıklama gelmedi. E PKK de bilmiyorsa heykeli kim yaptı, yapanın bulunması bu kadar zor mu?

Heykel bilmecesi kadar zamanlaması da ilginç. Heykelin kaidesi sekiz ay önce tamamlanmış. Kaidenin masrafları bir tür imece yoluyla Lice’de çözümlenmiş. Yapımına 23 Haziran’da Diyarbakır’da başlanan heykel, 14 Temmuz’da kaidenin üzerine yerleştirilmek üzere Lice’ye götürülmüş. Heykelin açılışı 14 Temmuz Direnişi’nin 32. yılına olarak düşünülmüş ancak gündem IŞİD’e karşı açıklama yapmak üzere Rojova’ya giden aydın ve sanatçılar nedeniyle ertelenmiş. Sonrası malum, 15 Ağustos günü heykelin açılışı yapıldı.


Heykelin haber olmasına karşın TSK dört gün sonra, 19 Ağustos sabahı heykele saldırdı. Konuya ilişkin hiç bir müzakere yapılmadan, TSK heykeli yerle bir ederek, suç eşyası sıfatıyla fiberglas heykele el koydu. Türk ordusunun heykele savaş açtığı günün sabahı Hakan Fidan’ın İmralı’ya gitmesi ise konuyu daha ilginç kılıyor.  

Mezarının nerede olduğu bilinmeyen bu nedenle de gerilla mezarlığının olduğu alana heykeli dikilen Kürt hareketinin önemli figürlerinden biri olan Mahsum Korkmaz için seçilen fiberglas malzeme heykelin aceleye getirildiğini gösteriyor. Mahsum Korkmaz’ın Kürt hareketi için ifade ettiği tartışmıyorum elbette günü gelecek bu tür önemli figürler isimleriyle yaşatılacaktır.

Ve fakat bu zamansız gövde gösterisiyle amaçlanan neydi, dahası TSK’nın verdiği şiddetli tepki hesaba katılmış mıydı? Heykelin yıkılma riskinin kötü sonuçları beraberinde getireceği hiç mi hesaplanmamıştı? Bu sorulara cevap bulması gereken konudan habersiz olduğunu söyleyen PKK’den başkası değil.

Peki ya heykel planlandığı gibi 14 Temmuz’da, yani Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde açılsaydı, Demirtaş batıda aynı sempatiyi ve oyu toplayabilecek miydi? İşte mesele tam bu noktada kitleniyor. %10 barajına dayanan HDP yeniden hortlatılan karşılıklı milliyetçi söylem ve ifadelerle yeniden riskli bir noktaya geriledi.

Mesele oy oranı değil, hele bir barış gelsin diyeceksiniz ancak daha vahim olan, Öcalan’ın 15 Ağustos’ta, heykel krizinin hemen öncesinde yaptığı “30 yıllık savaş büyük bir demokratik müzakereyle sonuçlanma aşamasındadır. Demokratik müzakere süreci tarihi ve toplumsal olarak derin bir anlama sahiptir. Etkileri ve sonuçları çok büyük olan bir süreçten geçiyoruz. Bu süreç sadece Türkiye 'de değil tüm bölgede ağır sorunların çözümüne dönük barış ve özgürlükler temelinde model olacak tarihi imkanlar barındırmaktadır." Açıklamalar heykel kriziyle tehlikeye düşmedi mi?

Tüm bu soruların cevabını hep birlikte yakın zamanda göreceğiz ancak gelin önce tuhaf şeyler olduğunu kabul edelim. Heykele saldırı yapılmadan önceki günlerde “silahlı” temsil edilen bir heykelin varlığını savunmak yerine, zamanlamasına, kim, neden yaptırdı sorularına kafa yoralım, eleştirmekten, sorgulamaktan geri durmayalım.