Ölümü ezberledim de geldim

Affınıza sığınarak biraz kişisel başlayacağım: Birkaç gün önce Metin Altıok’un şiirlerinden bestelenen şarkılardan oluşan “Anka” albümü yayınlandı. Naçizane ben de bu albümde Altıok’un “Sis” şiirini besteledim ve söyledim.
Şiirlere müzik yapmak, onları notayla, ezgiyle buluşturmak oldukça zor bir süreçtir. Müziğin şiirin ahengini bozması, şairin var ettiği dünyayı değiştirme riskinin ötesinde, albümü Altıok’a ve onunla aynı kaderi paylaşanlara saygı anlamına geldiğinden zor bir kayıt gecesiydi.
Altıok şiirlerini kendi sesinden duymak ya da, onunla karanlık Sivas yolculuğuna çıkan ozan ve müzisyenlerin bestelerini dinlemek bu albümü ortaya çıkarmaktan daha değerli olacaktı şüphesiz. Yazık ki mesele tam da olmak ve ol(a)mamakla ilgili. Hele de bir varken, bir bakmışsın yok edilmişsin ülkesinde yaşıyorsan. Onlar yoksa, ben varsam, sen varsan. Arkalarında bıraktıkları eserlerine baktıkça böylesine bir varoluştan, onları yok eden sisteme karşı koyamamaktan utanç duyuyor insan.
Bir gece yarısı, benim gibi bir yabancı, mikrofona Altıok’un dizelerini okur, “Ölümü tastamam ezberledim de geldim, bilmem ki buradan nereye giderim” derken, şair çoktan ölmüştür, beraberindeki 32 kişiyle birlikte öldürülmüştür. Rahatça nefes alıp, sesimi bıraktığım karanlık stüdyodayken, merdivenin basamaklarına oturan üç şairi, otelin karanlık koridorlarında dumandan soluk alamayacak hale gelene kadar çaresizce yardım bekleyenleri düşünmekti en zoru.
Kısacık ömürlerine onlarca anlam bırakan genç insanlar ancak 1993 Temmuzu’na kadar yaşayabilmişti. Gördükleri son sahne olasılıkla onları katletmek için sabırsızlanan vahşi kalabalık, alevler ve duman olmuştu. O gün orada olan isimlerden biri de Hasret Gültekin’dir. Öldürüldüğünde 22 yaşındadır. Ben hayatımı kazanmak için henüz başkalarının şarkılarını çalarken, Hasret iki albüm yayınlamış, onlarca konser vermiş, altı yaşında çalmaya başladığı bağlamasıyla genç yaşında Anadolu’nun hatırı sayılır ozanlarından biri olmuştur. 16 yaşındayken ilk albümünü yayınlayan Gültekin, Kürtçe’nin Türkçe’nin bir lehçesi olarak gösterilmek istendiği yıllarda Kürtçe albüm yapan ilk sanatçılardandır. Newroz ismini verdiği albümü üzerinde adından daha kocaman “Kürt Halk Ezgileri” yazar.
Şelpe tekniğindeki ustalığının yanı sıra, yaptığı yöresel araştırmalar neticesinde Ege yöresine özgü bir Tezene türünü de zaman zaman kullanmış, çok sayıda uluslararası festival ve konsere davet edilmiş, büyük bir yetenekti Hasret Gültekin. Sivas’ta katledilişinden 72 gün sonra doğan çocuğunu göremeyen Gültekin, yaşıyor olsa Türkiye uluslararası bir sanat değerine sahip olacaktı.
Bakın vaktiyle (Temmuz, 2008) Hasret Gültekin’in annesi Hace Gültekin nasıl seslenmiş oğluna; “Sevgili Oğul, gazeteciler randevu isteyince önce korktum; ola ki senden ‘rahmetli’ diye söz ederler. Hani, hep ünlü bir işadamının, ya da milletin anasını ağlatan bir politikacının annesini seçerler ya, bu kez yarışın kulvarını değiştirmişler. Bu yıl Sivas’ta yobazların yaktığı tüm çocukların analarını seçmişler Yılın Annesi. A oğul, a çocuk, bana çamaşır makinası alacaksın diye, çok kızdığın Parti’nin gecesine çıkmaya değer miydi? Eskisini tamir ettirirdik ne olacak. Kim bilir sana nasıl zul gelmiştir o gece çalıp söylemek. Anneler Günü’nü bahane edip o parayla çamaşır makinesi almamız için Güler’e gizlice vermişsin parayı.”
Adına ister siyasal İslam, ister devlet terörü diyelim, Hasret Gültekin ve niceleri en üretken olacakları yaşta katledildiler, bu dünyadan kopartıldılar. Sanatçı, aydın, düşünürlerin hayatına mal olan Madımak, katliamı yapan değerlerin büyüyerek varlığını sürdürmesine neden oldu. Sivas Katliamı’nın katillerini savunan 26 avukatın 25’i bugün AKP içinde milletvekili, belediye başkanı, bürokrat ve parti yönetiminde görevli.
Adalet’in bir türlü yerini bulamadığı Madımak savunması adeta kariyerlerinin sıçrama taşı olan bu isimler var, onlar ise yok. Varlık ve yokluğun, olmak ve olmamak’ın böylesine çirkin bir şekilde cereyan ettiği bir ortamda geriye kalan şiirler, şarkılar ve kitaplar.
(05 Temmuz 2014, BirGün Gazetesi'nde yayınlanmıştır.)

İhtiyaç Şanstan Fazlası


























AKP'nin hiç bir uzlaşmaya olanak vermeden topluma dayatmaya çalıştığı, otoriter meşruiyetini güçlendirecek, sokak muhalefetini etkisiz hale getirmeyi amaçlayan İç Güvenlik Yasası'na neredeyse kolektif bir iradeyle direnen CHP, HDP ve MHP geçtiğimiz haftaya damgasını vurdu. Yasa ve yasaya karşı oluşan meclis içi tepki kimyası daha çok konuşulabilirdi ancak zamanlaması özel olarak seçilen Şah Fırat operasyonu ile AKP gündemi bir kez daha dilediği gibi değiştirmeyi başardı. AKP kah meclisteki sandalye sayısıyla kah meclis içinden ve dışından aldığı destekler ve elbette eski Cumhurbaşkanı Gül'ün müstesna varlığıyla bugünlere geldi.

Tehlikenin farkında olmayan kalmadı... Önümüzde meclis içi aritmetiğinin geçmişten çok daha önemli olduğu bir süreç, sadece bir seçim değil Ala Turca Başkanlık Sistemi var. Başkanlık sistemi çözülmenin eşiğinden olan AKP'yi yeniden güçlendirmeyi amaçlayan, Erdoğan ve partisi için adeta tek çıkış yolu.

CHP oylarını ne kadar artırırsa arttırsın AKP'yi iktidardan indiremeyecek. Mesele daha çok sandalyeye kavuşmak ise HDP'nin meclis dışında kalacağı her formülün AKP'ye yarayacağı apaçık ortada. CHP sadece büyük şehirlerde daha fazla vekil çıkarabilir ancak bunun dışında kalan hemen her yerde HDP'nin barajı geçememesi AKP hanesine işleyecektir.

HDP barajı geçemezse AKP mecliste daha güçlü bir temsiliyet bulacak ve anayasa üzerinde dilediği değişiklikleri tek başlarına yapabilecek hale gelecek. Nihayetinde AKP'nin daha doğmadan adını verdiği sakil, anti demokratik bir yapı; Yeni Türkiye ortaya çıkacak. Bu durum baskı, gerginlik, dayatma ve çatışmaların büyüyerek artacağı, belirli bir kesimin ayrıcalığında geçecek onlarca yıla daha hazır olmak anlamına geliyor.  

HDP'nin en az %2'lik bir oya daha ihtiyacı var gibi görünüyor. Komplo teorilerinden arınıp, HDP'ye en azından bir şans vermekten başka seçenek yok. Belirli bir kesimin sürekli altını çizdiği gibi; barış sürecini için  HDP'nin AKP ile birlikte hareket edeceğine ilişkin önyargılar olur da doğru çıkarsa, o zaman hesap sorma hakkına herkesten daha fazla sahip olursunuz. Ama HDP'ye hiç şans vermeden bundan gayri söylenen her şey laf-ı güzaf. Sadece barış sürecinin ilerlemesi için değil toplumsal muhalefetin inancı, Birleşik Haziran Hareketi ve benzeri meclis dışından sistemi zorlayacak yapıların güçlenerek daha geniş tabana yayılması adına HDP'nin meclis içinde yer alması gerekiyor. Bu süreçte BHH'den bir kaç ismin HDP saflarından vekil olarak meclise girmesi son derece önemli. Bunun için yürütülen görüşmelerin kesintiye uğramadan devam etmesi kadar, isimlerin acilen belirlenmesi de önemli. CHP içindeki bazı millet vekilleri eğer bu süreçte HDP'yi tercih ederse baraj yerle bir olacaktır.

HDP'nin oyun dışında kalması durumunda güçlenecek olan AKP'nin kimseyle uzlaşmaya, gerçek ve adaletli bir barış ortamının tahsisi için gereken adımları atmayacağı geride bıraktığımız süreçte silahların susması dışında atılmış tek bir somut adım olmamasından ötürü aşikar. Ve fakat HDP bu süreçte barış sürecine ilişkin beklentilerini, tıkandığını noktaları net olarak kamuoyuna anlatmalıdır.

Oy versek de HDP barajı aşamaz diyenler; şu güne kadar CHP'ye isteyerek ya da mecburiyetten atılan oyları akıllarına getirsinler. Son Sarıgül vakasını, Ekmek için Ekmeleddin'i bir düşünsünler. Ekmek arası börek yiyerek geçen, CHP'ye verilen desteklerin çoğu kez boşa çıktığı onca yılı, Baykal'ın Cumhurbaşkanlığı düşü için Erdoğan'a evet diyerek, ülkenin gördüğü hatırı sayılır kötülüklerinden birine siyaset yolunun nasıl açıldığını akılarına getirsinler. Özetle söz konusu süreçte yapacağımız tercihler çok önemli, yanlış tercihlerimizle yaşadıklarımızdan ders çıkartmaktan daha fazlasını yapmalıyız.


Çok mu abartıyorum? Geçtiğimiz on iki yıla bir bakın!

Gezi'den notlar...

Gezi'den notlar... (1 Haziran 2013-BirGün)
Bu yazıyı Gezi Parkı'ndan büyük bir coşkuyla sürmekte olan eylem sırasında yazıyorum (30 Mayıs gecesi). Saat 23.00, burada 10.000'in üzerinde insan var. Dahası süregelen sirkülasyonu sayarsak belki de Gezi Parkı an itibariyle yıl boyu ağırladığından daha fazla kişiye ev sahipliği yapıyor.


















Burada her yaştan, her siyasi görüşten, her renk ve kimlikten insan hep birlikte şarkılar söylüyor, danslar ediyor. Kalabalık
konuşmacılara alkış tutuyor, iktidar aleyhtarı sloganlar atıyor. Bir çok yönüyle eşi benzeri olmayan, daha önce görmediğimiz türden bir ortam var Gezi Parkı'nda. Perşembe günü sabahın erken saatlerinde yapılan kaypak baskınla biber gazı ve polis şiddetine maruz kalanlar, iş makineleriyle katledilen ağaçlar ve elbette 1 Mayıs'tan başlayan, Reyhanlı'da olanları kapsayan ve içki yasaklarıyla artan isyan durumu, Gezi Parkı'nın hınca hınç dolmasının başlıca nedenleri arasında.
















Perşembe sabahı sabah dört sularında Gezi Parkı'nda polisin saldıracağına ilişkin söylentilere inanmak istemedim. Nedeni, Çarşamba günü (29 Mayıs), gün boyunca Gezi Parkı'nda süren karnaval havasıydı. Hemen her yaş, her renk ve kesimden on binin üzerinde insan, sadece parkına değil giderek daraltılan özgürlüğüne de sahip çıkma derdindeydi. Sabaha doğru parktakilerin sayısı bine kadar düşmüştü. Polis bir anda yakın mesafeden parkı gazlamaya başladı, dört bir yandan gelen gaz, parktaki sükunetin yerini ani bir paniğe bıraktı. Gazın etsiyle bayılanlar, yıkılan bir duvar altında kalarak yaralananlar ve ardından İstiklal Caddesi'ne kadar polisin sert takibi sosyal medya yoluyla yurt çapında duyulmaya başladı. Üstelik bu, Gezi Parkı'nda yaşanan ilk şafak baskını değildi. Bir gün önce polis daha küçük bir gruba müdahale etmiş, orada bulunanların çadırlarını ateşe vermişti. 

Tepkilerin tek bir adresi var, o da devlet yönetimi ve demokrasi konusunda ustalık dönemine eriştiğini bizzat kendisi açıklayan Recep Tayyip Erdoğan. Balkon konuşmalarını Evita konuşuyormuşcasına dinleyen, satır aralarından Erdoğan'ın herkesin başbakanı olduğu mesajını çıkaran medya ve liberaller, gelinen noktada balkonda konuşanın Evita olmadığının umuyorum farkına varmışlardır. Peki kimdi sahiden balkondan konuşan, herkesi kucaklayan o adam? 
Anahtar kelimeler: ananı da al git, kitap/bomba, roboski, reyhanlı, emek, tutuklu öğrenciler, odtü, tinerci, kafası güzel nesil, alkol yasağı, çapulcu, afedersin rum, Dink cinayeti, örgüt yok, çhd, kck, 1 Mayıs, ucube, ayyaş, alkolik, Zerdüşt, biliyorsunuz Alevi, kindar nesil, siyasi davalar, kürtaj yasağı, Çamlıca'ya camii, kentsel dönüşüm, Gezi Parkı ve niceleri...



















Gezi, Kürtler, Türkler
1960'lardan bu yana devlet, Kürdistan'da enerjiyi ihtiyacını da bahane ederek başta Kürtler olmak üzere Alevi ve Arap köylerini sular altında bırakarak, orada yaşayan yerli halkları göçe zorladı. Yetmedi, terör bahane edilerek yüzlerce köy ve kırsalı yakıldı. Doğal ortamlarından koparılarak göçe ve toplu konutlarda yaşamayan mecbur edilen insanların trajedileri geçtiğimiz otuz yıla damgasını vurdu. Dahası başta yakılan köylere ilişkin olmak üzere, ana akım medyada hiç bir zaman yaşananlara layıkıyla yer vermedi. Aslında durumla çok da ilgili olmayan "batı" insanı ise olup bitenlerden yıllar sonra haberdar oldu. Yaşananlara ilişkin pek azımız aktif muhalefetin parçası olurken, kah bana dokunmayan yılan bin yaşansıncılıkla kah yapay empatik söylemlerle olaydan kendimizi sıyırmaya çalıştık. 























Şimdilerde ise Türkiye'yi bir şantiyeye çevirme konusunda ant içen AKP'nin, şehir merkezlerinde kentsel dönüşüm adı altında, kırsalda ise HES'ler ve nükleer santrallerle hepimize zorla dayattığı rant seferberliğine tanık oluyoruz. İktidar bütün bunları gerçekleştirmek için kimi zaman kanunlar değiştirirken kimi zaman da hukuku ayaklar altına almaktan geri durmuyor. Bu durumun en son örneği de Taksim Gezi Parkı.
Öte yandan gece boyunca bazı arkadaşlar daha önce sahnelere görünmeyen apolitik şehirli insanın Gezi Parkı'nı doldurmasından rahatsız olduklarını belirten twitler attılar. İtiraf etmeliyim ki bazen çileden çıkıp, ben de aynı eleştiriyi yapıyorum. Daha önce nerelerdeydiniz diyorum. Fakat bugün buradaki görüntü sahiden AKP'nin artık bardağı taşırdığının hemen her kesimce kabul görmeye başladığının göstergesi. Türkiye elbette Gezi Parkı'nı dolduran on binlerden ibaret değil. Ancak burada olanlar duyarlılık konusunda karnesi hiç de iyi olmayan bizleri bir miktar dürtmek adına oldukça önemli bir kazanım.
Buradaki topluluğa ilişkin çekincelerini belirtmekten geri durmayanlara sormak isterim; ne olacaktı, sadece "Yüksek Muhalefet Enstitüsü"nün hatırı sayılır etik komitesi tarafından icazet alanlar mı, yoksa bir zaman makinasına binip köyler yakılmasın diye direnen, tarihsel geçmişiyle yüzleşenler mi Gezi Parkı'na çıkma ayrıcalığına sahip olacaktı? Ya da on binler evlerinde "Muhteşem Yüzyıl"ı izlerken, her biri biber gazına bağışıklık kazanmış, devrimciliğin ehli, bir kaç yüz kişinin kendini ağaçlara zincirlemek suretiyle bu kötülükleri başımıza açan büyük ustaya direnmesine bilgisayar başında destek vererek kendimizi mi avutmalıydık?
Bir tür siyaset elitizmi yaratmaksızın, politik, apolitik diye ayırmadan Gezi Parkı'nda yaşananların tarihsel bir adım olduğunu
düşünmek çok mu zor? Belki yarın Gezi Parkı düşecek, ama bu ve benzeri olaylar yakın gelecekte İkinci Tek Parti döneminin sonunu getirecek. Benim burada gördüklerimden sonra inanmak için nedenlerim var, gerisi size kalmış.
Not: Cuma günü (31 Mayıs) sabah 04.50'de polis uyarmaksızın, dört bir yandan yoğun biber gazıyla, orantısız bir şekilde, intikam alırcasına saldırdı. Savaş alanına dönen Gezi Parkı demir bariyerlerle çevrelenerek girişlere yasaklandı. Böylece ileri, gaza boğulmuş demokrasiyi muhafaza ve müdafaa etmeyi görev edinmiş iktidar kötülüğe adanmış kudretini bir kez daha göstermiş oldu. Saat 10.35'de polis bu kez Gezi Parkı çevresinde olayları protesto edenlere saldırdı. Her iki saldırıda da ciddi yaralanmalar oldu.
Bütün bu biber gazlarını barış gelsin, barış içinde kardeşçe yaşayacak nesiller yaratılsın diye yemekteysek, buyursun bir seferinde başbakan da gelsin. Hep birlikte gaz yiyelim ne de olsa barış için zehir içmeye en çok heveslenen o.

Heykel



Malzemesinin ne olduğunun önemi yok, ister masif bir taş kütlesinden yontulsun, ister som altından dökülsün, ister fiberglastan yapılsın, bir heykeli değerli kılan sanatsal anlamı, söylemi ve tarihsel arka planında barındırdıklarıdır.

Yaratıcısının elinden çıkan bir heykel, eğer seri üretilmiş bir oyuncak ya da biblo değilse, varoluş nedeni, içerdiği anlam ve estetik açıdan beğenilmeye, eleştirilmeye ve tartışmaya açılmış olur.

Türkiye’de heykelle kurulan abartılı ilişki nerdeyse her seferinde meydan okuma yarışına dönüşmüştür.  Hele de söz konusu olan politik bir figür ise -ki ülkemizde heykel neredeyse sadece iktidarı temsilen dikilir. Yakın geçmişimiz heykelle kurulan aşk-nefret ilişkisine dayanan türlü örnekle doludur.

Avrupa’ya giden ilk padişah Abdülaziz, iktidar ve heykel bağlantısını görüp de kendi heykelini yaptıran ilk Osmanlı sultanıdır. Fakat iktidarının sınırlarına pek o kadar da güvenemiyor olacak ki, halkın tepkisinden çekinerek, bir meydanda sergilemek yerine beylerbeyi sarayının içine yerleştirdiği kendi heykelini kendisi seyrediyor. Saltanatı da zaten, bilindiği üzere, fazla sürmüyor.


Aslında 1800’ler Avrupa başkentlerinde iktidar, zafer, onur ve benzeri nedenlerden ötürü heykellerin yükseldiği bir dönemdir. Örneğin İngilizler Fransızlar’a karşı kazandığı Trafalgar zaferini hatırlatmak amacıyla Londra’nın önemli meydanlarından birine diktikleri anıtta savaşın kahramanlarından Nelson’a yer verilmiştir. Nelson, geminin pruvasına çıkarak, “size ölmeyi emrediyorum” sözleriyle motive ettiği ordusuyla, Napolyon’a karşı tarihi bir zaferin kazanılmasını sağlamış ancak savaş sırasında hayatını kaybetmiştir. Amiral Nelson, Osmanlı İmparatorluğu’nun “Osmanlı Nişanı” verdiği ilk yabancı komutandır aynı zamanda.


Kurtuluş Savaşı sonrasında Modern Türkiye’de Avrupa’daki anıt ve bulvar seferberliğinin bir parçası olmaya başlar. İlk Atatürk anıtı ise 23 Ağustos 1926’da Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel’e Sarayburnu, İstanbul’da yaptırıldı. 15.000 TL’ye mal olan bronz heykelin siparişini veren ise dönemin İstanbul belediye başkanıdır. Krippel 1938’e kadar içlerinde Samsun Atatürk Anıtı’nın da yer aldığı, Konya, Ankara ve Afyon’da beş önemli anıta daha imza atar.


Atatürk anıt ve heykelleri zamanla büst, biblo, rozet, resim gibi tespihlerle hemen her türlü mecrada yer bulur. Mustafa Kemal’e uzaktan yakından benzemeyen, oranı, orantısı ile son derece çirkin Atatürk büstleri ve benzeri temsilî nesne, karşısında marşlar ve antlar okunan, önüne çelenkler bırakılan kutsal alanlara büründürülür. Beceriksiz ustaların elinden çıkma, körün gözüne dahi görünme seferberliğiyle, toplum nezdinde dokunulmazlık kazanan büstler Kemalizm’in pekiştirilerek yaygınlaştırılması için araçsallaştırılır. 


Hatırlayacaksınız, 2009 yılında Malatya’da bir inek Atatürk büstünü yıkmış bu nedenle Milli Eğitim Bakanlığı büstün yıkıldığı okula müfettiş göndermiş, Gülsüm adlı inek bir başka köye sürgün edilmişti. Gülsüm inek vakasının ardındaki yasal dayanak ise 1951 tarihli 5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanundu. Bu kanuna göre “Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir, bu suça azmettirenler asli fail gibi yargılanır." Yani bir Atatürk büstüne yapılan saldırı doğrudan Türk milletine yapılmış bir saldırı olarak değerlendirilmektedir.


Sivil heykellere gelirsek, gündem işgal eden başka bir eser ise Kars Belediyesi eski başkanı Naif Alibeyoğlu’nun Mehmet Aksoy'un yaptırdığı "İnsanlık Anıtı" oldu. Hatırlanacağı üzere Erdoğan heykele “ucube” diyerek heykelin yerinden kaldırılmasını emretmişti. Ermenistan ve Türkiye arasında barış köprüsü kurmayı hedefleyen anıtın kaldırılma gerekçesi Hasan Harakani türbesinin yanı başında yükseliyor olmasıydı. Oysa, Erdoğan’ın gerçek gerekçesinin bu olmadığı 1335 yılında inşa edilen Halime Hatun Kümbeti’nin hemen kıyısına TOKİ tarafından inşa edilen kız yurdu hadisesi ile ortaya çıkmış oldu.



Doğrusunu isterseniz benim estetik ölçütlerime göre de “İnsanlık Anıtı” çirkin bir heykeldi ancak ucube denilerek yerinden edilmesi tam olarak da plastik bir niyet barındırmıyordu. Heykelin bir siyasi erk tarafından keyfe keder bir şekilde kaldırılması aklı selim sahibi herkesin tepkisini çekmişti.

Bir diğer örnek ise 2011 yılında Elazığ’da, AKP’li Belediye tarafından yıkılan, üretici köylülüğün simgesi, halkın bağrına bastığı kültürel bir anıt olan Çayda Çıra Anıtı. 1984 yılından bu yana Elazığ’da yükselen anıtın kaldırılmasının sebebi iktidarın Alevilere olan tahammülsüzlüğüydü. 


Sait Faik’in,

Çıplak heykeller yapmalıyım,
Çırılçıplak heykeller
Nefis rüyalarınız için
Ey önünden geçen
ak sakallı kasketli,
Yırtık mintanından adeleleri gözüken
Dilenci
Sana önce
Şiirlerin tadını
Kitaplardan tattırmalıyım
Resimlerden duyurmalıyım,
resimlerden...

dizeleri ise heykelin bir başka işlevine ilişkindi. Heykel sadece iktidar ve gücün değil aynı zamanda estetiğin ve aykırılığıyla Batı aydınlanmasının da bir temsiliydi. 1924 yılında Şehremini Asaf Bey tarafından Avrupa’dan getirilen “Su Perileri” önce Kızılay’a, 1930’larda Gençlik Parkı önüne, 1950’lerde Hacettepe Parkı'na taşındı daha sonra da birden yokoldu. 1960’larda heykel belediyenin depolarının birinde bulundu ve Tandoğan meydanına yaptırılan havuzun ortasına dikildi. 1992’de Ankaray inşaatı sırasında yerinden kaldırılan anıt, üç parçaya bölünüp söküldü ve yeniden depoya kaldırıldı. Daha sonra Periler belediyenin açık hava depolarından birinde çürümeye terk edilmiş, çıplaklıkları görünmesin diye de muşambayla örtülmüş olarak bulundu.


Melih Gökçek ise bir insanın heykelle kuracağı ilişkiye "Böyle sanatın içine tükürürüm" diyerek yeni bir soluk kazandırdı. Mehmet Aksoy'un 'Periler Ülkesinde' adlı eseri Gökçek’e göre orgazmı anlatıyordu. Gökçek kimse orgazmı hatırlamasın diye kendini heykelin önüne atarak heykeli söktürdü.


Burada sözünü ettiklerim Türkiye’nin heykelle olan sorunlu ilişkisine dair öne çıkan bir kaç örnek. Ancak geçtiğimiz günlerde TSK eli biraz daha yükseltti ve Mahsum Korkmaz anıtına operasyon düzenledi. Saldırı başarılı olmakla kalmadı, askerler yerle bir ettikleri Mahsum Korkmaz heykelinin başını ayaklar altına alarak vandallığın ülkenin önemli değerlerinden biri olduğunu bir kez daha gösterdiler.

Fakat Heykel operasyonu sadece heykelin kırılmasına değil, biri sivil iki askerin hayatını kaybetmesine de neden oldu. Biri Lice’de anıtın sökülmesini protesto edenlere TSK’nın açtığı ateş sonucu ölen bir yurttaş, bir diğeri PKK’nin Lice sonrasında yaptığı misillemede ölen genç bir teğmen ve de görevden dönüp, doldur-boşalt yaparken kazara kendini vurarak yaşamını yitiren bir uzman çavuş.

TSK’nın Mahsum Korkmaz anıtına saldırması bölgede Atatürk büstlerinin yıkılarak ayaklar altına alınmasıyla karşılık buldu. Bölgede halen yer yer sıcak çatışmalar yaşanıyor. HPG’nin iddiasına göre misillemeler sonucunda 12 asker hayatını kaybetti. TSK ise çatışmaları doğrularken herhangi bir ölüm ya da yaralanma olduğu bilgisini henüz doğrulamadı.


Peki, sırrını kimsenin bilmediği  bu heykel hangi dinamikler sonucu ortaya çıktı?
PKK “Bu süreçte böyle bir kararımız yoktu, heykel nereden çıktı bilmiyoruz” anlamına gelen bir açıklama yaptı. PKK adına açıklama yapan Sabri Ok "Mahsum Korkmaz yoldaşımızın heykeli ya da büstü orada nasıl yapıldı, kimin kararıyla yapıldı gerçekten bilmiyoruz. Bu hareketimizin bir kararı değildi. Böyle bir süreçte hareketimizin şehitler mezarlığında Egid yoldaşın böyle bir anıtının dikilmesi yönünde bir kararı olmadı. Tabii ki gün gelecek Egitlerin, Mazlumların, Kemallerin, Hayrilerin anıtları büstleri anıları yaşatılacak ve Kürt halkı da bunları görecektir. Ama bu gün böyle bir süreçte böyle bir kararımız yoktu. Bunu kim yaptı bilmiyoruz." dedi. "Biz de Türklerin, diğer halkların, inançların tarihten gelme değerlerine tabii ki saygılı olmak durumundayız" diyen Sabri Ok, barış sürecinde olunan şu günlerde, 30 binden fazla kayıp veren Türk tarafına bir tür gövde gösterisi yapmanın sırası olmadığın altını çiziyor olsa gerek.


Heykellerden, Kürtlüğü aşağılayan, Türklüğü yücelten ifadelerin yer verildiği dağlara yazılan sloganlardan, devletin baskıcı statükocu türlü uygulamasından en fazla çekmiş bir halkın, Mahsum Korkmaz’ı silahlı olarak heykelleştirirken militarizmi, kanı ve şiddeti hatırlattığı gerçeğini görmezden gelerek, “gerilla elbette silahlı olur” ya da “barışın silahlı mücadelenin bir sonucu olduğu” şeklindeki açıklamalar, HDP ve Öcalan tarafından masa başında yürütülen müzakere sürecini, silahların sustuğu ateşkes günlerinde dile getirilmemesi gereken ifadeler. Söz söylemek yerine yutkunacaksak tek tarafı yutkunmayalım...

Gelelim heykel bilmecesine; heykelin kim tarafından sipariş edildiği bilinmiyor. Ertuğrul Kürkçü’yle yaptığım telefon konuşmasında Kürkçü hiç bir fikirlerinin olmadığını söyledi. Yine Cumhurbaşkanlığı süreciyle öne çıkan Demirtaş’tan ise konuya ilişkin hiç bir açıklama gelmedi. E PKK de bilmiyorsa heykeli kim yaptı, yapanın bulunması bu kadar zor mu?

Heykel bilmecesi kadar zamanlaması da ilginç. Heykelin kaidesi sekiz ay önce tamamlanmış. Kaidenin masrafları bir tür imece yoluyla Lice’de çözümlenmiş. Yapımına 23 Haziran’da Diyarbakır’da başlanan heykel, 14 Temmuz’da kaidenin üzerine yerleştirilmek üzere Lice’ye götürülmüş. Heykelin açılışı 14 Temmuz Direnişi’nin 32. yılına olarak düşünülmüş ancak gündem IŞİD’e karşı açıklama yapmak üzere Rojova’ya giden aydın ve sanatçılar nedeniyle ertelenmiş. Sonrası malum, 15 Ağustos günü heykelin açılışı yapıldı.


Heykelin haber olmasına karşın TSK dört gün sonra, 19 Ağustos sabahı heykele saldırdı. Konuya ilişkin hiç bir müzakere yapılmadan, TSK heykeli yerle bir ederek, suç eşyası sıfatıyla fiberglas heykele el koydu. Türk ordusunun heykele savaş açtığı günün sabahı Hakan Fidan’ın İmralı’ya gitmesi ise konuyu daha ilginç kılıyor.  

Mezarının nerede olduğu bilinmeyen bu nedenle de gerilla mezarlığının olduğu alana heykeli dikilen Kürt hareketinin önemli figürlerinden biri olan Mahsum Korkmaz için seçilen fiberglas malzeme heykelin aceleye getirildiğini gösteriyor. Mahsum Korkmaz’ın Kürt hareketi için ifade ettiği tartışmıyorum elbette günü gelecek bu tür önemli figürler isimleriyle yaşatılacaktır.

Ve fakat bu zamansız gövde gösterisiyle amaçlanan neydi, dahası TSK’nın verdiği şiddetli tepki hesaba katılmış mıydı? Heykelin yıkılma riskinin kötü sonuçları beraberinde getireceği hiç mi hesaplanmamıştı? Bu sorulara cevap bulması gereken konudan habersiz olduğunu söyleyen PKK’den başkası değil.

Peki ya heykel planlandığı gibi 14 Temmuz’da, yani Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde açılsaydı, Demirtaş batıda aynı sempatiyi ve oyu toplayabilecek miydi? İşte mesele tam bu noktada kitleniyor. %10 barajına dayanan HDP yeniden hortlatılan karşılıklı milliyetçi söylem ve ifadelerle yeniden riskli bir noktaya geriledi.

Mesele oy oranı değil, hele bir barış gelsin diyeceksiniz ancak daha vahim olan, Öcalan’ın 15 Ağustos’ta, heykel krizinin hemen öncesinde yaptığı “30 yıllık savaş büyük bir demokratik müzakereyle sonuçlanma aşamasındadır. Demokratik müzakere süreci tarihi ve toplumsal olarak derin bir anlama sahiptir. Etkileri ve sonuçları çok büyük olan bir süreçten geçiyoruz. Bu süreç sadece Türkiye 'de değil tüm bölgede ağır sorunların çözümüne dönük barış ve özgürlükler temelinde model olacak tarihi imkanlar barındırmaktadır." Açıklamalar heykel kriziyle tehlikeye düşmedi mi?

Tüm bu soruların cevabını hep birlikte yakın zamanda göreceğiz ancak gelin önce tuhaf şeyler olduğunu kabul edelim. Heykele saldırı yapılmadan önceki günlerde “silahlı” temsil edilen bir heykelin varlığını savunmak yerine, zamanlamasına, kim, neden yaptırdı sorularına kafa yoralım, eleştirmekten, sorgulamaktan geri durmayalım.



Her yer kadın, her yer seks*


1986 yılında uzay mekiği Challenger atmosferi terk edemeden havada infilak etmiş, beş erkek ve iki kadından oluşan mürettebattan kurtulan olmamıştı. Türkiye’deki bazı çevreler bu hazin olayı “Uzayda ilk kez seks yapmayı deneyeceklerdi, Allah cezalarını verdi” yorumuyla karşılamıştı. Velev ki amaç bu olsun, muhafazakar kesim uzayda seks yapmanın neticesine neden bu cezayı uygun görmüştü, bugün bile aklım ermiyor.

Oysa ilk Amerikalı kadın astronot Sally Ride 1984 yılında dört erkekle birlikte uzaya gönderilmiş, ekip de sağ salim dünyaya dönmeyi başarmıştı. Geçtiğimiz yıl yaşamını yitiren Ride, NASA’nın uzay araştırmalarında etkin rol üstlenmiş üst düzey bir bilim insanıydı.

Amerikan basını, Erkekler kulübüne giren ilk kadın olması nedeniyle o dönemde astronota yoğun ilgi göstermiş ve “uzaya giden ilk kadın olmak nasıl bir duygu”, “uzayda regl sürecinin nasıl yaşanacağı”, “sutyen takıp takmayacağı”, “makyaj yapıp yapmayacağı” gibi sorularla üstüne gitmişti. Ride ise her seferinde kendisinin bir uzay fizikçisi olduğunun altını çizerek, ekipteki diğer üyelerden farklı olmadığını, bilimsel bir amaçla ekipte yer aldığını hatırlatarak, soruları sükûnetle karşılamayı başarmıştı. Ride’ın kadın olduğu için böylesi manasız sorulara maruz kalmış olması o yıllarda ve sonrasında yoğun olarak tartışma konusu oldu. Artık, günümüz Amerika’sında benzeri bir durumda bir kadına böylesi sorular yöneltilmesi, bu tartışma ve eleştiriler sayesinde çok daha zor.

Türk basını ise haberi “Kadın astronot uzayda sutyensiz dolaşacak” başlığı ile sunmayı uygun görmüştü. Astronot hakkında toplumu bilgilendirmeyi seçtiği ikinci önemli husus ise, Ride’a güya yöneltilen “uzay gemisinde erkek ekip arkadaşlarına yemek pişirip pişirmeyeceği” sorusuydu. Bu soru sayesinde uzay fizikçisinin ekipteki görev dağılımının mutfak olmadığını da öğrenmiş bulunuyorduk; yer çekimi olmadığı için sutyen desteği olmasa da göğüslerinin sarkmayacağını öğrenmenin ferahlığıyla birlikte.


Erkek olmanın dayanılmaz basitliği

Belki 1980’lerin Türkiye’si toplumsal cinsiyetten bihaberdi ancak, geçen otuz beş yılın ardından toplumumuzun kadına bakışında değişen bir şey yok.  Hele de erkek egemenliği pekiştiren söylemlerin ardı arkası kesilmediği şu günlerde alınmış sınırlı yol bile dümdüz edilmek isteniyor. Kadınların yaşam biçimleri, kariyerleri, bedenleri üzerinde fikir beyan eden, gündemi kendine oyuncak etmiş başbakan ve onu savunmak adına seferber olanlar açılan gediği derinleştirmeye devam ediyorlar.

Bir kesim için kadın, erkeğin kendi nefsiyle imtihanı olarak görüldüğünden kadın bacılaştırılarak, analaştırılarak “zararsız” bir form içinde tektipleştiriliyor. Ancak erkeğin bastırılmış nefsinde büyüyen canavar hor görme, aşağılama, taciz, şiddet ya da tecavüz olarak kız çocukları ve kadınlara gerçek yüzünü gösteriyor.

Helal oy

Kadın ve erkeğin bir araya gelme koşulları ahlak ve inanç normlarıyla çerçevelenip, alternatifi düşünülemeyen bir yaşam biçimi içinde, erkek kadının durması, doğurması, oturması, sevişmesi, kalkması gereken yer  zaman, ve şekle karar vermeye devam ediyor. Yaratılmak istenen “helal toplum”a tehdit olarak görülen kadın biraz “özgürse” fuhuş öznesi olarak görülüyor.

Başbakanın kızlı-erkekli çıkışının ardında da aynı mesele, yani kadın kavramıyla bir türlü barışamamış adem olmak yatıyor. Başbakan öğrencinin kadın olma “ihtimalini” bile sevemiyor, kabullenemiyor. Ülkeyi meslek lisesi kıvamında üniversitelerle donatan Erdoğan ağacı yaşken eğmek istiyor. Yaşlandıkça gençlik günlerine, Milli Görüş’üne öykünüyor. Ötekilerden beslenmek değil, ötekilerden kurtulmak, onları kendi çizgisine çekmek istiyor. Seçime, tabana değil, kendi toplumsal düşüne oynuyor.

Neticede uzay mekiğinden öğrenci evine değişen bir şey yok. Kadınla erkeğin kapalı bir mekanda bir araya gelmesinden “karışık” anlamlar çıkarmayı başaran bir toplumumuz varken Başbakan ne yapsın? Bir yandan hazır tesisin üzerine düşlediği toplumu inşa etmeye çalışırken, bir yandan da sandığa gidecekleri helalleştirmeye çalışıyor.




Velev ki Kadın... 
Erdoğan’ın Gezi’ye karşı icat ettiği sihirli panzehrin bileşenleri; içki (cami içinde), başörtüsü, faiz lobisi. Bu aslında siyasette hemen her zaman işe yarayan ve nesilden nesile aktarılan bir tür “kocakarı” ilacı. Formülün bileşenlerinin her biri hassas noktalara dokunan, özenle seçilmiş içeriklerden oluşuyor. Ancak içlerinden bir tanesi var ki, toplumsal bir açmazı beslemenin ötesinde, oldukça kişisel, çok daha mahrem bir yere denk geliyor, o da başörtüsü.

Geçtiğimiz haftadan bu yana en fazla konuşulan konuların başında Gezi eylemleri sırasında Kabataş’ta başörtülü olduğu için bir kadının saldırıya uğraması geliyor. Evet, başörtüsü Türkiye’nin yıllardır tartıştığı önemli, toplumsal bir mesele. Ancak konu birey özelindeyse, bir kadın başörtüsü taktığı için taciz ediliyor ve şiddete uğruyorsa olayın özünden soyutlanıp siyasi amaçlarla toplumsallaştırılması anlaşılır gibi değil. Kabataş’taki olayı sürekli olarak gündeme getirmek, saldırıya uğrayan kişinin duygularını, kendinden söz edilen her konuşma sırasında neler hissedebileceğini yok saymak, söz konusu kişiyi seçim yatırımının parçası olarak kullanmak Kabataş’ta bu saldırıyı gerçekleştirenlere suç ortaklığı yapmak değil midir?

Diyelim ki başbakan iyi niyetli, kadına şiddet konusunda berbat bir karneye sahip olan Türkiye gerçeğiyle tek tek ilgilenme kararı aldı. Biliyor mu ki; sadece Haziran ayında erkekler 15 kadın öldürdü, 16 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti, 19 kadını yaraladı, 18 kadına cinsel tacizde bulundu. Diyelim ki ilginiz sadece Gezi’yle sınırlı; Kabataş’ta göstericilerin tacizine uğrayan başörtülü kadın gibi devletin polisi tarafından tacize uğrayan “öteki” kadınları da dert ediniyor musunuz sayın Başbakan?

Kadını başörtüsüyle tamamlanan bir varlık, başörtüsü de o varlığın en hayati organı olarak göstermek egemen erkeklere ilişkin yüzlerce yıllık bir sorun. Kadın başörtüsüyle olan içsel ilişkisini kendi kurup tanımlamadığı sürece bu konuda tam anlamıyla bir özgürlükten söz edilemez. Her konuşmasında Kabataş’taki olaya değinen, başörtüsü vurgusu yapan Erdoğan, CHP’nin Kemalist reflekslerle tekrarladığı türbanın siyasi bir sembol olduğu argümanını destekliyor. Hal böyle olunca Erdoğan aslında başörtüsüne inanç özgürlüğü çerçevesinde bakan tabanına ihanet ediyor. Dikkat edin, hemen her gün meseleye ilişkin yaptığı konuşmalarda başörtüsü takanlardan çok onların sevgilileri, eşlerine ve babalarına hitap ediyor gibi.

Başörtüsünün özgürlüğünü savunan muhafazakar kadın yazarlar bu mesele özelinde bile başbakanı eleştiremiyor, başörtüsü özgürlüğünü siyaseten kullanan bir “erkek”ten medet ummaya devam ediyorlar. Neyse ki Kabataş’taki tacizi protesto etmek adına Kadına Şiddete Karşı Müslümanlar’ın çağrısıyla Gümüşsuyu’ndan Kabataş’a yürüyen kalabalığa feminist ve sosyalist kadınlar da destek vermişti. Geçtiğimiz hafta ise meselenin bir kadın meselesi olduğunun altını çizen bir imza kampanyası başlatıldı. Başörtüsüz kadınlar, başörtülü kadınların kamu hizmetlerinde görev alma, başta milletvekilliği olmak üzere merkezi ve yerel yönetimlere seçilme haklarının önündeki her türlü yasal ve yasal olmayan engelin ortadan kaldırılmasını “Erteleme Değil, Çözüm İstiyoruz” sloganıyla talep ediyorlar.


Erdoğan gerçekte ne tacizi önemsiyor ne de başörtüsünün özgürlüğü peşinde. Amacı laikler ve dindarlar arasında süregelen sorunun gündemde kalmasını sağlayarak kendi iktidar alanını bu ve benzeri uyuşmazlık zeminleri üzerinde inşa etmek. Önümüz seçim dönemi, işte bu yüzden bozuk plak başörtüsü, cami, içki, faiz ve daha nicelerini çokça çalmaya devam edecek.





Domuzlar ve Kadınlar 


İngiliz bir meslektaşım resmi dini İslam olan Sudan’daki etnik kabilelerden biri olan Mesakinler üzerine yaptığı araştırmada domuz ve sığır kemiklerinin kabile halkı tarafından ayrı yerlere atılmakta olduğunu fark etmişti. Kabilenin kadim kurallarına göre domuzlarla kadınlar, sığırlarla ise erkekler ilgilenmek zorundaydı.  Bu keskin ayrımın nedeni kadınların âdet görmeleri ile domuzların kendi pisliklerini yemeleri arasında topluluğun kurduğu “temizlik” ilişkisiydi. Domuz ve sığırlar ayrı yerlerde tutuluyordu, çünkü domuzun sığırı kirlettiğine inanılıyordu. Aynı bağlamda kadınlar da âdet dönemlerinde erkeklerden ayrı bir yerde bulunmak, yemeklerini orada yemek zorunda bırakılıyorlardı.

Malum, İslam da domuzu yasaklamıştır. Kazara domuz yeme ihtimali nedeniyle Avrupa’ya gidip de aç kalan yurttaşlarımızın Hristiyanların sadece domuz yediklerine olan yaygın inancı tıpkı Mesakinler’in kirli/temiz üzerinden kurduğu ilişkiye benzer. “Domuz yiyen eşini kıskanmaz” başta olmak üzere domuz üzerinden türetilmiş türlü aforizma vardır.

Anadolu’da evcilleştirilmiş bir hayvan olan domuz, zaman içinde uzak durulması gereken, insanı dinden çıkaracak bir memeliye dönüştürülmüştür. Memeli dendiğinde toplumumuzun aklına gelen ilk canlı olan kadınlar ise “fıtratı” sebebiyle başına gelmedik kalmayan başka bir türdür. Nitekim, aslında Antropologların ilgi alanına giren ilkel bir kabile olan Mesakinler’in adetlerini bana hatırlatan geçen gün Ali Bulaç’ın kadınların fıtratına ilişkin yaptığı “analiz” oldu.


Sonsuzluğun peşindeki aç

Çok sevdiği fıtrat kavramından ilerleyerek “erkeğin fıtratında sonsuz kadın vardır, kadının ise fıtratı tektir” diyen Bulaç’ın, sonu olmayan arzularının ne ciddiye alınacak ne de bizi uzun uzadıya ilgilendirecek bir tarafı var elbette. Ancak yaptığı bu açıklamalardan “Sosyolog” Ali Bulaç’ın İslam ilmihaliyle ilgilenmekten toplumsal cinsiyete ilişkin literatüre vakit ayırmaya hali kalmadığını anlayabiliyoruz. Fakat kendisinin kadın “doğasına” benim diyen kadından daha hakim olduğu da şüpheye yer bırakmıyor. Ali Bulaç’ın engin bilgileri, milyarlarca kadının cinsel davranışını şahsi algısına indirgemenin yanı sıra, kimin feminist kimin Müslüman olduğunu belirlemeye kadar da gidebiliyor.

Sadece Bulaç değil, Erdoğan da kadının asli görevlerinin çocuk doğurmak, kocasına eş olmak ve ailenin birliğini korumak olduğu kanaatinde olsa gerek. Nitekim kabinelerinde kadına değer görülen yegane bakanlık Aile Sosyal Politikalar Bakanlığı. Yine fıtrat gereği, Erdoğan yeni evlenen futbolcu Burak Yılmaz’a “senden hattrick bekliyorum” diyebiliyor. Burak Yılmaz’ın mutlu mutlu bu parlak fikri paylaşması ise bir başka yazı konusu olsun. 

Görünen esas mesele ise başörtü mevzuunun Müslüman erkekler için inanç özgürlüğü bağlamına oturamıyor olması. Çünkü kadın siyasi araç olarak kullanılarak nesneleştiriliyor. Meselenin özünde erkeğin kadını nasıl ve nerede görmek istediği gerçeği var. Bu yüzden “pembe otobüs” talebine ilişkin basın toplantısında sözcülüğü bir erkek yapıyor. Bu yüzden kendini bilmez biri, plajın birinde kadınların ne yapması gerektiğine ilişkin bildiri dağıtabiliyor.

Kadının Tadı Yok

Kadına ne yapması, nasıl yapması gerektiğini tebliğ eden, sınırlarını erkek egemenlerin belirlediği ahlak örüntüsü içine hapsederek, bu normları “fıtrat” adı altında sunup, tartışmaya kapatan zihniyeti daha ağır eleştireceğim de, konu yine döner ve başörtülü kadın aday desteklediğim için Ali Bulaç’ın hanımlarının aile görevlerini yerine getirmelerini engelleyen batıcı, dogmatik, darbeci olarak yaftalanırım diye çekiniyorum. Varsın, bir sürü yetenekli, becerikli, zeki kadın fıtratları ve tek kocaları ile köşelerine çekilip evlerinde otursunlar.


Anlayacağınız erkek olmasa kadının sadece adı değil tadı da yok, kadına tat veren erkeğin doğasındaki sonsuz hakkı.


* BirGün gazetesinde farklı zamanlarda yayınlanan yazılar...