Popülerlik için suya sabuna dokunmamak lazım

Firatnews.com ALİ BARIŞ KURT
Söyleşi / 07:37 / 03 Ocak 2013
ANKARA - Müzik grubu Redd'in gitaristi ve besteci Güneş Duru, Türk müziğinde mütemadiyen bireysel aşkın işlenmesini, "Kaybeden örüntüsü her zaman iş yapıyor. Ben bütün bu kaybeden edebiyatının apolitikleşmeyi besleyen en önemli unsur olduğunu düşünüyorum" sözleriyle yorumluyor. Duru'nun, Türkiye'deki müzik piyasasında 'popüler' olmak isteyenlere sunduğu reçetede ise, 'çevreyle bütünleşmiş bir ittifakın ürünü olmak', 'suya-sabuna dokunmamak' gibi koşullar yer alıyor.

Redd'in gitaristi ve besteci Güneş Duru ile müziği ve Türkiye'deki piyasasını konuştuk...

Redd'in ortaya çıkışıyla başlayalım: Grup halini alma sürecinize değinir misiniz?

'90’lı yılların başında Doğan (Duru) ve ben Invictus adında bir grupla barlarda çalıyorduk. 1996’da Doğan grupta bazı değişikliklere gitmek istedi ve Berke Hatipoğlu gruba dahil oldu, bir süre sonra da Invictus ismini bırakıp “Red” ismiyle çalmaya devam ettik. Bu sırada İlke de (Hatipoğlu) gruba katıldı. 2000’lerde kendi şarkılarımızı yazmaya başladık ancak albüm çıkarabilecek şartların oluşması beş yıl sürdü. Ve ilk albümle birlikte grubun ismini “Redd” olarak değiştirdik.

Müzik serüveninizin '90'larda başladığını söylediniz ama, yaygın anlamıyla bir 'popülerlik' iddianız yok. Türkiye'deki müzik piyasası için 'popüler' olmanın koşulları neler?

Popüler olma kaygımız hiçbir zaman olmadı. Bu kaygıya kapılmadık. Türkiye’de popüler olmanın koşul ve olasılıklarının ise gizli bir formülü yok. Biraz duruma hakimseniz popüler olmak çok kolay. Gerçi şuursuzlukla da popüler olma şansınız yok değil! Koşullar bazen birlikte bazen de bağımsız olarak işleyen parametrelerle ilişkili. Suya sabuna dokunmayacaksınız, kabulünüze sığmayan durumlarda da 'eyvallah' diyeceksiniz, çevreyle bütünleşmiş bir ittifakın ürünü olacaksınız, bu topraklara referans veren sesler ve sözcükler kullanacaksınız, hem marjinal hem de geleneksel olacaksınız, samimi olacaksınız, meşhurların etrafında dolanacaksınız, bakkal şarkılar yazmaktan utanmayacaksınız! Bunun gibi bir dizi etken var.

Ana akım müziği pop ve arabesk tarzlarının temsil etmesi ve sıradan bireysel aşk temalarının epey işlenmesi, kötü bir alışkanlık mı?

Bence soru tez konusu sorunsalı olacak kadar önemli. Saatlerce bu konu hakkında konuşulabilir, çok farklı perspektiflerden konuya bakabiliriz. Ancak bütün bu tespitler olan biteni değiştirmez. Bireysel aşkın bitmeyen “kaybeden” örüntüsü her zaman iş yapıyor. Ne çok kaybeden, aşk acılarıyla kıvranan insan var değil mi? Ben bütün bu kaybeden edebiyatının apolitikleşmeyi besleyen en önemli unsur olduğunu düşünüyorum. Hele de arabeskleşen rock müziğin, ana akım rock müzik haline geldiği gerçeği de önümüzde dururken.

Bu sözlerden arabeskin kendisine karşı olduğum anlamı çıkmasın. Arabesk rock yapan, bu kültürle hiçbir yakınlığı olmayan kentsoylu, evlerinin cici salonlarında çoğunlukla İngiliz rock müziği dinleyen arkadaşların arabeski bir ticari araç olarak kullanmaları bana yanlış geliyor. Dahası şarkı sözleri giderek daha manasız yerlere gidiyor.

Suçlu kim?

Açıkçası, ana akım müzik piyasasında üretenlerden çok iletenler ve tüketenleri eleştirmek daha doğru olur. Sürekli benzer ürünleri tüketmek, aynı isim ve şeyleri kaliteli bulmak, onlardan başkasını görmemek bana fevkalade sorunlu geliyor. Bir şeyin çok satıyor olması onu iyi, başarılı ve güzel yapmaz. Haklı olarak kime göre, neye göre diyeceksiniz... Sanırım bütün mesele de bu soru etrafında manasızlaşıyor. Homojen olanı sevmeye devam ettiğimiz sürece ne ben kendimi anlatabilirim ne de dinleyici beni anlayabilir. Siyaset nasıl birkaç isim etrafında dönüyorsa müzik de aynı şekilde belirli isimlerin arasında oynanan bir temsil gibi. Fetiş haline gelen belirli isimler var, kimilerinin isimleri yetmiyor onlara üstünlük belirten sıfatlar bile takıyoruz. Öte yandan nitelikli müzik yazarları olduğuna inanmıyorum, bir tür ahbap-çavuş ilişkisiyle yürüyor her şey. Eleştiri geleneği olmayan memlekette yazarların bir kısmı müzik konusunda oldukça bilgisiz diğerleri de takım tutar gibi belirli bir müziğe, gruba ya da sanatçıya hayranlar.

Vicdani ret başlığı da çalışmalarınızda yer buldu. Ama dinlediğimiz çalışmada sadece müzik vardı; söz yazmayı neden düşünmediniz?

Öncelikle vicdani redde dair birkaç cümle söylemek istiyorum... Bu ülkede görmezden gelinen pek çok konu başlığı var; vicdani ret, en önemli olanlarından. Askerlik hizmetinin mecburi olması, askere giden herkesin eline zorla silah verilmesi kabul edilemez. Gencecik insanların istemedikleri bir yerde ve atmosferde, zorla tutulmasındaki bu ısrarı anlamak mümkün değil. Kimsenin 18 yaşından büyük birinin hayatına ve kişiliğine etki edecek bir sistemi dayatma hakkı olamaz. Askerlik bunun en fazla yapıldığı yer. İntihar oranlarına da bunu ne yazık ki doğruluyor.

Şarkı neden sözsüzdü? Korktuğumuz için değil! Ama daha şarkıyı yaparken ismi için 'vicdani redd' olsun, dedim. Arkadaşlar da kabul etti. Hiç gitmek istemediğimiz askerden yeni dönmüştük, biz vicdani ret hakkımızı kullanamadık. İçimizden o kadar da cesuru çıkmadı. Hatta belki de bunun rahatsızlığıyla çıktı bu fikir, şarkı da bence çok uygun oldu.

Politikayı, sanatsal işlerinizde belki bütünen işlemiyorsunuz ama anlaşılan, bir endişe de hakim değil. Müziğin, zihinleri 'dönüştürmede' etkisini görüyor musunuz?

Müziğin zihinleri dönüştürme etkisi de, uyutma etkisi de var. Şu an iktidara göre bir müzikal dünya var. Televizyonlar, radyolar, içi boş, her şeyin şahane olduğunun altını çizen, Türkiye’nin en önemli sorununun "aşk acısı" olduğunu anlatan şarkılarla dolu. AKP iktidarının istediği oluyor anlayacağınız; genç kitlelerin hiçbir sorunu yok ve tek eksikleri, talepleri dizinde ağlayacakları bir sevgili bulmak! İşte bu noktadan kervana takılan rock müzik yapan arkadaşları hiç anlamıyorum.

AKP Hükümeti'nin sanat politikası incelendiğinde, her sanatçının da 'muhalif' olması gibi ıztırari bir pozisyon mu açığa çıkıyor?

Ebette hayır. Gerekmiyor. Fakat bir iktidar eleştirisine kalkıştığımızda şunu işitiyoruz; 'siz müziğinize bakın, size ne politikadan...' Duyduğum en iyi saçmalık, bu! Aktif siyaset yapmayanların söz söyleme hakkı olmaz mı? Bizler halkı ve iktidarı eğlendiren soytarılar olmak zorunda mıyız? Yani herkesin muhalif olması gerekmiyor, her bireyin varoluş derdi ve biçimi başkadır, özetle; 'gölge etmesinler başka ihsan istemem' denilebilir.

Aynı zamanda arkeologsunuz. Her iki mesleğinizi bağlayan bir soru yöneltmek gerekirse; müzik, nörolog ve arkeologların da araştırma konularından. Onun biyolojik bir uyum yada kültürel buluş olduğu yönünde iki yorum var. Sizin tahmininiz nedir?

Pek çok hayvan nasıl çiftleşme öncesinde bazı sesler çıkarıyorsa, insanlar için de müziğin benzer bir rolü olduğu konuşuluyor. Olaya insanın biyolojik ve kültürel evrimi çerçevesinden bakarsak, müziğin bir tür birlikteliğin altını çizen etkisi var. Bireysel üretimin ötesinde bir yerde duruyor; müziğin ortaya çıkış nedeni kışkırtıcı, cezbedici, bir araya getirici... Müzik, bireyin aşk acılarıyla körelmesine hizmet etmemeli, bu onu var eden on binlerce yıla ihanet olur.

Kürt müziği güncel haliyle kimi baskılarla meşgul edilirken; geçmişte de, pek çok Kürtçe çalışmanın devlet yetkililerince toplanıp Türkçeleştirilmesi, 'anonim' olarak sunulması var. Sanatçı kimliğiniz bunları nasıl yorumluyor?

Buna empatiyle de yaklaşabilirim. Ben Gürcüyüm. Geçenlerde TRT’de Gürcüler’e ilişkin bir belgesel vardı. İzlerken, 'nasıl güzel güzel asimile olmuşuz' diye düşündüm. En arkaik dillerden biri olan Gürcüce’yi ailede son bilen kişi babam kaldı. O yüzden bir dile ait şarkıların, öykülerin bir başka etnik kültürün envanteri içine alınması yada yok edilmesi hiçbir koşulda kabul edilemez. Kürtçe bilen sanatçıların mutlaka sözlü tarihe ilişkin her şeyi kayıt altına alması gerektiğine inanıyorum. Bu ve benzeri çabaların anadilde eğitim hakkı kadar önemli olduğunu düşünüyorum.

Grubunuzun, 'her şeye rağmen umut eden' bir yapısı olduğunu söylüyorsunuz. Bir özetle; umutlarınızı nasıl sıralarsınız?

Umut etmek yarın için önemli bir motivasyon nedeni. Gerçekçi olmak gerekirse, olan bitene bakıldığında umut, giderek yerini pembe gözlüklere bırakıyor! Gerçek olan bir şey var; içimizdeki her geçen gün azalan umudu pompalamaya çalışmaktan daha fazlasını yapmalıyız.